Kapanmayan Dosyalar ve Adaleti Dışarıda Aramak

Adalet mücadelesi verirken iç hukuk yolları tıkandığında ne olur? Bazıları pes eder, bazıları da dosyasını sınırın ötesine taşır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, uluslararası hak örgütleri birer başvuru mekanizması seçeneği olarak öylece duruyor. Elbette bu mekanizmalar başvuranlar açısından her zaman mucize yaratmıyor. Fakat işlevsiz de değiller. Meselenin önemini kavramak için önce rakamlara bakalım isterseniz.

Strazburg’un En Yoğun Dosyası

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2025 verileri çok önemli bir gerçeği apaçık ortaya koyuyor. 31 Aralık 2025 itibarıyla Strazburg’da karar bekleyen bütün dosyaların yüzde 34,5’i Türkiye aleyhine. Yani mahkemenin önündeki her üç dosyadan biri Türkiye’den. Türkiye, 18.450 derdest başvuruyla aleyhinde en çok karar beklenen ülke. 2025’te verilen 66 ihlal kararıyla da hakkında en çok ihlal saptanan 25 ülke arasındaki Rusya ve Ukrayna’nın hemen ardından üçüncü sırada.

Bu ihlallerin içeriği de tesadüfi değil. İlk iki sırada adil yargılanma hakkı ile özgürlük ve güvenlik hakkı var. Yani mesele tek tük hatalar değil, sistematik bir sorun. Nitekim mecliste bir soru önergesine yansıyan veriye göre, Strazburg’da bekleyen dosyaların yüzde 80’inden fazlası 2016 sonrası OHAL uygulamaları ve meslekten ihraçlarla bağlantılı. Karşılaştırma tabloyu netleştiriyor. Aynı dönemde Fransa’nın 703, İngiltere’nin 139, Almanya’nın 127 derdest başvurusu varken, Türkiye on binlerle anılıyor.

Rakamla Oynamak

Elbette iktidar bu tabloyu farklı okuyor ve retorik bir söyleme sırtını yaslıyor: “2025’te sonuçlanan 9.865 başvurunun yalnızca 66’sında ihlal çıktı, oran binde 7.” Kulağa hoş geliyor, değil mi? Fakat bu bir rakam oyunu. Bu 9.865 başvurunun 6.302’si, iç hukuk yolları tüketilmediği ya da süre geçtiği için esasa bile girilmeden reddedildi. Geriye kalanlardan çıkan 66 ihlal kararı ise aslında toplulaştırılmış kararlar. Tek bir karar, birbirine benzeyen yüzlerce hatta binlerce dosyayı birden kapsıyor. Nitekim o 66 karar, toplam 3.555 başvuruda hak ihlali tespit etmiş vaziyette. Yani “binde 7” cümlesi, gerçeği küçültmek için özenle ifade edilmiş hesaplı bir saptırma.

Kâğıt Üzerinde Kalan Kararlar

Peki bu kararlar hayata geçiyor mu? Çoğu zaman hayır. En bilinen örneklerden birisi Osman Kavala. AİHM 2019’da tutukluluğunun haksız olduğuna hükmetti ve serbest bırakılmasını istedi. Türkiye bu kararı uygulamadı. İş o raddeye vardı ki Avrupa Konseyi, tarihinde yalnızca bir kez, Azerbaycan için başvurduğu “ihlal prosedürünü” Türkiye için de işletti. Sonuç değişmedi, Kavala hâlâ içeride. Bu, “uluslararası mekanizmalar işe yaramıyor” düşüncesini besleyen türden bir örnek.

Bu düşüncenin haklı yanları olabilir, fakat şu da var ki, AİHM kararlarının değeri yalnızca ertesi gün cezaevi kapılarının açılıp açılmamasıyla ölçülmemeli.

Yapısal Kararlar: Tek Dosyadan Fazlası

Bazı kararlar tek bir kişiyi değil, koca bir sistemi işaret etmesi yönüyle değer taşımaktadır. Nitekim, 2023’te Büyük Daire’nin verdiği Yalçınkaya kararı bunun en çarpıcı örneğidir. Mahkeme, belirsiz delillere dayanan örgüt üyeliği mahkumiyetlerinin suçta kanunilik ilkesini ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Kararın etkisi tek dosyayla sınırlı değildi ve benzer nitelikte binlerce başvuruya emsal oluşturuyordu.

Bu çizgi 2026’da da sürdü. Büyük Daire, bu kez 5 Mayıs’ta verdiği Yasak/Türkiye kararıyla aynı ilkeyi bir kez daha vurguladı. İnsan Hakları Derneği, kararı “yapısal” olarak niteledi. Bir insanı, hangi davranışın suç olduğu önceden ve açıkça belli olmadan cezalandıramazsınız. Basit görünen ama bir hukuk devletinin belkemiğini oluşturan bu ilkeyi Strazburg bir kere daha, devlet aleyhine ve mağdurlar lehine olarak tescil etmiş oldu.

Kayıt Tutmak Bir Direniştir

Burada meselenin can damarının kayıt tutma hamlesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir AİHM başvurusu, bugünün konjonktürel şartlarından ötürü sonuç vermese bile, bir hak ihlalini uluslararası düzeyde ve kalıcı biçimde kayda geçirmesi bakımından oldukça değerlidir. Nitekim, bu kayıtların üç işlevi vardır:

Bu kayıtlar öncelikle, bireyi korur. Adı “terörist”e çıkarılmış bir insanın dosyasına, bağımsız bir mahkemenin “sen haklıydın” damgası basılmış olur. Bu damga yıllar sonra bile geçerliliğini sürdürür.

İkincisi, devletin kayıtsız şartsız hukuk dışı işlemlere göz yumma refleksini sınırlar. Her ihlal kararı, Türkiye’nin uluslararası karnesine işlenmektedir. Hemen her yıl gündeme gelen AB’nin Türkiye raporları, Almanya’nın dış politika değerlendirmeleri, uluslararası basının haberleri çoğu zaman bu kayıtlara dayanmaktadır.

Üçüncüsü, bu kayıtlar geleceğe zemin hazırlar. Bugün uygulanmayan bir karar, yarın bir yüzleşme sürecinde masanın üzerindeki en sağlam belge olur. Hukuksuzluk dönemleri sonsuza kadar sürmez. O gün geldiğinde tutulan kayıtlar verilecek ya da sorulacak hesabın temelini oluşturur. Belgelemek, işte bu yüzden başlı başına bir direniş biçimidir ve kesinlikle ihmal edilmemelidir.

Diasporanın Köprü Rolü

Böylesi işlevi olan kayıtları canlı tutmak yalnızca mağdurların ve avukatlarının işi değil tabii ki. Avrupa’daki Türkiye kökenli topluluklar burada somut bir köprü işlevi görme potansiyeline sahipler. En görünür örneklerin, hak örgütlerinin AİHM’e sunduğu üçüncü taraf görüşleri olduğunu söyleyebiliriz. İfade Özgürlüğü Derneği gibi kuruluşlar, Avrupa’nın farklı ülkelerindeki hukukçular, akademisyenler, gazeteciler; bulundukları ülkelerin parlamentolarındaki tartışmalara, Avrupa Parlamentosu’ndaki Türkiye oturumlarına, uluslararası medyanın haberlerine kaynak sağlıyorlar. Türkiye’yi ilgilendiren davalarda mahkemeye uzman görüşü sunuyor, dosyaların arkasındaki yapısal sorunları Strazburg’un önüne koyuyorlar.

Bunu, Türkiye’dekiler açısından “dışarıdan yardım bekleme” pasifliği olarak görmek büyük bir hata olur. Bu aktif bir dayanışma stratejisi olarak değerlendirilmelidir. Mağdurun sesini, onu duyabilecek kurumların bulunduğu yere taşımak özünde çok kıymetli, yararlı ve somut sonuçlar doğurma ihtimali yüksek bir hamledir.

Herkes İçin Bir Yatırım

Tek tük çabaların ötesine geçen, farklı ülkelerdeki inisiyatifleri birbirine bağlayan bu dayanışma inisiyatiflerinin etkili olması, büyük oranda örgütlü ve sürekli olmalarına bağlı. Nitekim Türkiye’deki hukuksuzluklar yalnızca Türkiye’nin meselesi değil. Bir ülkede hukuk devleti çözüldüğünde, ondan doğan sarsıntı komşularına da ulaşıyor. Otoriter örneklerin yayılması, göç, güvensizlik gibi pek çok sorun yaygınlaşıyor ve diğer ülkelerin kapısına da dayanıyor. Avrupa’nın Türkiye’deki hak mücadelesine sahip çıkması, bir vicdan borcu olduğu kadar kendi istikrarına yapılmış bir yatırım da.

Devlet onları “binde 7” diye küçültmeye çalışsa da Strazburg’daki o 18 bin dosyanın her biri bir ismin, bir haksızlığın hikâyesini yarınlara taşıyor. O dosyalar kapanmadan ve de unutulmadan orada duruyor. Kapanmayan her dosya, bir gün birinin o sayfayı açıp “işte, burada kayıtlıydı” demesini ve gereğinin yapılmasını bekliyor.