Başrollerini Ewan McGregor ve Scarlett Johansson’un paylaştığı, yönetmenliğini Michael Bay’in yaptığı, 2005 yapımı, The Island (Ada) filmi, distopik bir geleceği konu edinir. Filmde, bir biyoteknoloji şirketi, dönemin ultra zenginlerinin daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için kendi dokularından klonlar üretir.
Bu klonların doğumları suni ortamlarda gerçekleşir. Fiziksel olarak yetişkin bir insanınkine yakın bedenlere sahip olsalar da zihinsel ve duygusal gelişimleri bilinçli biçimde sınırlı tutulmuş bireyler olarak resmedilirler. Amaç, ilerleyen bir aşamada bu klonlardan organ nakli yapılabilmesi için son derece sağlıklı bireyler yetiştirmektir. Bu nedenle beslenmelerinden uykularına, gündelik rutinlerinden beden hareketlerine kadar her ayrıntı titizlikle kontrol altında tutulur. Buna karşılık düşünsel ve duygusal gelişimleri bilinçli olarak sınırlandırılır. Ruhun büyümesi tehlikeli, düşüncenin derinleşmesi sakıncalıdır. Klonların insani duygular geliştirmesi, sistem için kabul edilemez bir risktir.
Onlara, dış dünyada insanlığı yok eden büyük bir salgın hastalık olduğu, kendilerinin ise steril ve güvenli bir ortamda yaşadıkları anlatılır. Zaman zaman “Ada” olarak adlandırılan, özgürce yaşayabilecekleri bir yere kura ile seçilip gönderilecekleri söylenir. Oysa bu seçiliş, gerçekte organ nakli için ameliyata alınacakları anlamına gelir. Son derece kontrollü bir sistem içinde yaşadıklarından, klonların bu gerçeği fark etmeleri engellenir. Elbette her distopik anlatıda olduğu gibi burada da bir istisna ortaya çıkar. Bu noktadan sonrasını, filmi izlemek isteyenlere bırakmak en doğrusu olacaktır.
Bu anlatıda dikkat çekmek istediğim temel analoji şudur: Klonlar fiziksel olarak yaşlarının karşılığındadır; ancak zihinsel ve ruhsal açıdan yaşlarının oldukça gerisindedir. Bu noktaya birazdan yeniden döneceğim.
Kökünden Sökülen Ağaç
Can Dündar’ın bir program sırasında, kendi konumunu da vurgulayarak göçü tasvir etmesi dikkatimi çekmişti. Bunun için kullandığı benzetme oldukça çarpıcıydı. Dündar göçü, kökünden sökülüp başka bir toprağa dikilen ağaç benzetmesiyle anlatmıştı.
Dünyanın herhangi bir coğrafyasında köklerinden sökülüp başka bir coğrafyaya dikilen bir ağacın yetiştiği yerdeki iklim şartları, yağış miktarı, güneşlenme süresi, toprağın bileşenleri ve mineralleri bütünüyle farklıdır. Bu ağacın o yeni coğrafyada hayata tutunma ihtimali belki ancak yüzde ellidir.
Göç olgusunun böyle bir yaklaşımla betimlenmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.
Dil, kültür, sosyal yapı, din, statü gibi pek çok parametre göç edilen ülkede değişir. Göçmen çoğu zaman ciddi bir statü kaybı yaşar; gittiği ülkede bir geçmişi yoktur ve özgeçmişini adeta yeniden yazmak zorunda kalır. Diploması varsa denklik sürecinden geçer, çoğu zaman yeni bir dil öğrenmek zorundadır. Göçmenin durumu, yalnızca bu sınırlı yönüyle bakıldığında The Island filmindeki klonların konumuna benzetilebilir.
Hem filmdeki analoji hem de Can Dündar’ın benzetmesi üzerinden bakıldığında, göçmen fiziksel olarak yaşının karşılığı olsa da diğer koşullar itibarıyla adeta yaşının çok gerisinde kalır. Son derece dezavantajlı bir konumdan hayata tutunmaya çalışır. Bunu başarması genellikle yıllar alır ve başarısızlık ihtimali, başarı ihtimali kadar yüksektir.
Eski Göçten Bugüne
Yakın tarihimizde, Türkiye’den Batılı ülkelere yönelik kitlesel göçün ilk örnekleri 1960’lı ve 1970’li yıllarda yaşanmıştır. Bu dönemde Avrupa, iş gücü açığını kapatmak amacıyla Türkiye gibi iş gücü fazlası olan ülkelerden binlerce insanı davet etmiştir. Başlangıçta bu göçmenler, iş gücü açığının giderilmesine katkıda bulunmuş olsa da entegrasyon süreçlerinde yaşanan tıkanıklıklar yıllar içinde derinleşen sorunlara yol açmıştır.
Nitekim 1960’lı yıllardan sonra Avrupa’ya iş gücü göçüyle gelen bu kitlelerin dil öğrenme süreçleri on yılları bulmuş, nitelikli alanlarda istihdam ise ancak birkaç kuşak sonra mümkün olabilmiştir. Bugün dahi bu ülkelerde, yerel dili öğrenmeden yaşamını sürdüren binlerce insan bulunmaktadır. Bu gruplar üzerinden yürütülen sosyal yardım ve entegrasyon tartışmaları, zamanla göçmen karşıtı söylemlerin malzemelerinden biri hâline gelmiştir.
Yeniden Kurulan Hayatlar
Türkiye’den Batı’ya yönelik kapsamlı bir göç hareketi, 20 Temmuz 2016’da hayata geçirilen yeni rejim uygulamaları ile birlikte yaşanmıştır. Bu süreçte Türkiye’de kendisine hayat hakkı tanınmayan yüz binlerce iyi eğitimli, kariyer sahibi ve nitelikli insan, OHAL ve KHK uygulamalarıyla hapsedilmiştir. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre yüz binlerce insan tutuklanmış, üç milyon kişi ise soruşturma geçirmiştir. On binlerce kişi de fırsat bulabildiği ölçüde Meriç Nehri’ni ve Ege adaları güzergâhını aşarak yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır.
Bu insanlar ulaştıkları ülkelerde yeniden hayata tutunma mücadelesi vermiştir. Dil öğrenmiş, diplomalarının denkliğini almaya çalışmış, denklik sorunu yaşayanlar ise yeni meslekler edinme yoluna gitmiştir. Bunu yaparken ulaştıkları ülkeleri kendi memleketleri olarak görmüşlerdir. Bir yandan anavatan özlemini zihinsel arka planda taşırken, diğer yandan da kimisi gönüllü sürgün kimisi de dinsel bir motivasyonla “hicret” duygu ve düşüncesini içselleştirerek bulundukları ülkeleri yurt edinmişlerdir.
Bu bilinç ve kabulleniş, onların entegrasyon süreçlerini belirgin biçimde hızlandırmış ve kısaltmıştır. Bu yeni göç dalgası içindeki nitelikli bir kesim, 3–5 yıl gibi kısa sürelerde kayda değer bir uyum ve mesleki yeniden konumlanma başarısı gösterebilmiştir. Bu insanların önemli bir bölümü, küresel dijital dönüşümle paralel biçimde, bulundukları ülkelerde bu alanlarda pozisyonlar edinmiş; Türkiye’deki maaş ve statülerine benzer konumları kısa sürede yakalamıştır. Farklılıklarını ve yetkinliklerini ortaya koyanlar, birkaç yıl içinde yönetici pozisyonlarına yükselmiş; bazıları ise şirketler kurarak hem ekonomik kazançlarını artırmış hem de bulundukları ülkelerin sosyal ve ekonomik hayatına katkı sağlamıştır. Bu kesim içinde vergi ödeyen, iş kuran ve istihdam oluşturan örnekler de ortaya çıkmıştır.
Bunu yaparken geride bıraktıkları insanlarla bağlarını büyük ölçüde korumuşlardır. Çünkü onlar için, geride kalanlar huzur ve refaha kavuşmadıkça, kendilerinin de tam anlamıyla mutlu ve huzurlu olması mümkün değildir. Çabaları bir yandan bulundukları ülkelerin sosyal ve ekonomik hayatına katkı sunmak, diğer yandan ise Türkiye’de geride kalanların koşullarının iyileştirilmesine destek olmaktır.
Kayıptan Yeni İmkânlara
Ne yazık ki Türkiye açısından ciddi bir beyin göçüne ve kan kaybına dönüşen bu süreç, Batılı ülkeler için neredeyse zahmetsiz biçimde yetişmiş insan gücüne kavuşmak anlamına gelmiştir.
Türkiye’de yeniden adaletin hâkim olması hâlinde, Batı’da oluşan bu birikim hem Türkiye ve Türk toplumu lehine, hem de dünya barışı adına önemli fırsatlar doğurabilir. Bu kitle, Türkiye ile Batılı ülkeler arasında güçlü köprüler kurulmasına katkı sağlayabilir. Türkler ile Batı toplumları arasındaki dostluk bağlarını güçlendirebilir. Avrupa içinde hem Batılı değerleri hem de Anadolu irfanını bünyesinde bir araya getirmiş bu insanlar, “medeniyetler çatışması” söyleminin aksine, medeniyetler ittifakı için bir köprü rolü üstlenebilir, bulundukları coğrafyalarda barış ve huzurun teminatı hâline gelebilirler.
















