Uzlaştırıcı Liderlik, Marjinal Siyaset ve Ortak Zeminin Kaybı Üzerine
Bir şehri sevmek için önce onun sesini duymak gerekir.
Eski şehirlerde ses, sabah ezanı ile fırının dumanı arasında dolaşırdı. Zaman kahve fincanına düşen şeker gibi yavaş yavaş erir, kahveye tat, topluma huzur verirdi. Yeni şehirlerdeyse ses, bir siren gibi keskin, aceleci, her an “acil” bir şey varmış gibi kulaklarda yankılanıyor.
Siyasetin sesi de zamanla böyle değişti. Eskiden siyaset, bir meydanda yürüyen insanların ayak sesi gibiydi. Farklı ritimlerde ama aynı taş yoldaydık. Önceden farklılıkları zenginliğimiz olarak kabul ediyorduk. Şimdilerde ise siyasetin, bir uçurumun kenarında yankılanan bağırışları toplumsal sesleri yükseltiyor, ama maalesef anlam alanını daraltıyor.
Siyasette sesin yükselmesi, her zaman fikrin güçlendiği anlamına gelmez. Sesin desibelinin arttığı yerde anlamların kaybolması, toplum içerisinde yaşayan anlamların bittiğini ifade etmez. Anlam, gürültünün içerisinde de nefes alıp verir.
Tam da bu yüzden, tarihin bazı anları insana kendini iyi hissettirir. Tarih, insanların “bir arada yaşamayı” öğrendiği kırılgan mucizeleri anlatır bizlere. Medine Vesikası konusu buna bir örnek olarak verilebilir.
Medine Vesikası, Hz. Muhammed’in Medine dönemi ile ilişkilendirilir ve farklı grupların bir şehirde birlikte yaşayabilmek için düzen arayışının simgesidir. Tarihsel anlatılarda bu metin, farklı inanç ve kabile aidiyetlerine sahip toplulukların aynı şehir düzeni içinde yaşayabilme arayışının sembol örneklerinden biri olarak görülür. Bir yanda kabile alışkanlıkları ve eski kırgınlıklar, bir yanda ise “Biz kimiz?” sorusunun eksilmeyen ağırlığı. Şehrin sokakları dar, ama sorunları büyüktü. Herkesin kalbi bu yeni düzene aynı oranda hazır değildi. Böyle zamanlarda liderlik, yeni bir toplum düzeni inşa edebilme becerisidir.
Burada ihtiyaç duyulan, uzlaştırıcı liderliktir. Bu liderlik yaklaşımında, kısa vadede alkış az olur, ama uzun vadede huzur çoğalır. Çünkü uzlaştırma, insanları kâh susturup kâh konuşturup, sonra da kavga ettirmekten çok, birbirleriyle aynı ortamda güven içerisinde yaşamalarını sağlamaktır.
Uzlaştırıcılığın zıttı kabul edilen marjinalleşmede ise, yalnızca “uçlar”ın çoğalması ve merkez dediğimiz “orta”nın da yavaş yavaş kaybolması söz konusudur. Bu bazen korkudan, bazen de “ne desem yanlış anlaşılır” endişesinden kaynaklanır. Merkez, önce kendi cümlelerini kısaltır, sonra da sesini kısar. En sonunda ise merkezin kendini duygusal yönden suçlu hissetmesiyle film sahnesi biter.
Mesela, bazı şehirlerde köprüler vardır. Bir kıyıdan öbür kıyıya geçersin, aynı suya bakarsın, ama manzara değişir. Eskiden siyaset de bir köprüydü. İnsanlar farklı kıyılardan gelir, aynı köprüde buluşmayı denerdi. Şimdilerde ise bilinçli olarak köprünün taşları sökülüyor, yerine toplumun içerisine marjinal ya da ayrı kuleler dikiliyor. Her kule, kendi tarafına “güven” satıyor. Güven de artık bir ihtiyaç değil, tıpkı ambalajlanmış bir ürün gibi. Paketlenmiş, sloganlanmış hatta indirimli… Üstelik her paketin üstünde aynı uyarı yazıyor: “Dikkat: Karşı taraf tehlikeli olabilir.” Bu uyarıyı o kadar çok okuyoruz ki bir gün gerçekten tehlike olduğunda, onu da slogan sanabiliriz.
İşte bu köprülerin sökülmesi söz konusu olduğunda, uzlaştırıcı liderlik devreye girer. Önce insanı sorundan ayırır. Çünkü iki kulenin duvarı, çoğu zaman sorun değil, insanın insana yüklediği anlamdır. Kişiyi “etiket” yapınca problem çözülmez, sadece hedef değişir. Bu yüzden kapsayıcı bir akıl, insanları tamamen ayrıştırmadan ortak zemini kurmaya çalışır: “Sen varsın, ben de varım. Benim görünürlüğüm seninle var.” Gece olmadan gündüzün anlaşılamayacağı gibi.
Bu bakış açısını somutlaştıran yaklaşımlardan biri, Roger Fisher, William Ury ve Bruce Patton’ın Getting to Yes kitabıyla bilinen “İlkesel Müzakere” yaklaşımıdır. Bunun dört temel ilkesi ise, uzlaştırıcı liderin elinde bir tür iç pusula gibi çalışır:
- İnsanı sorundan ayır,
- Pozisyonlara değil çıkarlara odaklan,
- Karşılıklı kazanç seçenekleri üret,
- Objektif ölçütlere dayan.
Dört madde kulağa sade gelebilir. Zaten mesele de burada ya. En zor şey, basit olanı istikrarlı şekilde yapmaktır.
Uzlaştırıcılığın zıttı olan marjinalleşmenin en büyük başarısı gerçeği yenmekten çok onu eritmesi ve değersizleştirmesidir. Gerçeğe ulaşmak, sabır ister. Ama marjinallik hız ister. Hızlı bir cümle, hızlı bir öfke, hızlı bir yargı… İnsan zihni de hızla gelen şeye psikolojik olarak kolay teslim olur. Çünkü hızlı olan “kesin” gibi görünür. Kesinlik ise, yandaşların en sevdiği masaldır.
Bir zamanlar ülkü dediğimiz şey, bir yolculuktu. İnsan benimsediği ülkü kapsamında bir düşünceye ulaşır, orada biraz kalırdı. Şimdi bu ülkü sabit fikirliliğe dönüştü. Bir siyasi partiye üye olmak artık Türkiye’de “kimlik kartı” gibi taşınıyor. Gösteriyorsun, kapılar açılıyor ya da kapanıyor. Parti değiştirmek başka opsiyonları denemek değil, sanki “ihanet etmek” gibi anlatılıyor. Oysa insan, fikrini değiştirebildiği ölçüde vardır. Fikrini değiştiremeyen, sadece tekrar eder. Tekrar eden, bir süre sonra konuşmaz ezber okur. Ezber de düşünmeyi iptal eder, düşünmeden verilen tepkileri çoğaltır. Bu nedenle marjinal siyasette karşı taraf “insan” değil, “etiket” olmalıdır. Bu yaklaşım daha kolay, daha hızlı, daha kullanışlıdır.
İşin trajikomik yanı şudur: Marjinalleşen siyaset, kendini “cesur” diye sunar. Oysa çoğu zaman cesaret değil, sabrın eksikliği vardır onda. Sabrı olmayan, bağırır ve sadece kendinin haklı olduğunu sanır. Böylelikle artık başkalarını duymaya da ihtiyaç hissetmez. Doğal olarak da duymayan karşı tarafı anlamaz. Sonra da “birlik” diye slogan atar. Birlik sloganla olmaz. Birlik, kapı eşiğinde selamlaşmayla, kucaklaşmayla başlar.
Uzlaştırıcı liderlik karşılıklı kazanç seçenekleri üretir. İki uç arasında sıkışmayı reddeder. Yeni yollar arar. Bazen görünmeyen ihtimalleri görünür kılar. Bu yaklaşım insanları aynılaştırmaz. Farklılıklarla birlikte düzen kurar.
Bu süreçte dilin inceliği önemlidir. İnsanları hedef almayan, çözümleri tartışan bir dil kurulur. Bu dil karşı tarafla ilişkileri açık tutar. Çünkü amaç kazanmak değil, birlikte ilerleyebilmektir.
Hızlı ve günübirlik çözümler cazip gelebilir, ama kalıcı çözümler genelde yavaş ilerler. Uzlaştırıcı liderlik bu gerçeği kabul eder. Küçük adımların değerini bilir. Bir selam, bir dinleme anı. Bazen de bir geri adım.
Merkez de bu zeminde yeniden anlam kazanır. Bir yer olmaktan çıkar, bir tutuma dönüşür. Merkez, “herkesin payı var” diyebilmektir. “Benim tarafım doğru olabilir, ama kusursuz değil” diyebilmektir. “Senin tarafın yanlış olabilir ama sen hâlâ insansın” diyebilmektir.
Uzlaştırıcı lider süreçleri yönetir. Herkesi dinler ve ortak payda, ortak menfaat alanları belirler. Herkese sükûnet ve güven hissi verir. Bu sükûnet kaçınma değildir. Aksine yön verme ve harekete geçirme gücüdür. Duyguları yumuşatır, iletişimi açık tutar.
Korkunun hâkim olduğu anlarda bile bu yaklaşım alan bulabilir. Çünkü insan sadece korunmak istemez. Anlaşılmak da ister. Bu ihtiyaç fark edildiğinde siyasetin dili değişir. Daha kapsayıcı bir yön ortaya çıkar.
Uzlaştırıcı lider, seçenekler üretir: “Ya o ya bu” tuzağını kırar. Üçüncü bir yol arar, bazen dördüncü bir ihtimal çıkarır. Ve objektif ölçütler koyar ortaya. “Kimin gücü yetiyor?” değil, “Hangi ilke adil?” diye sorar. Bu yaklaşım, insanları aynılaştırmadan ortak kuralları netleştirerek birlikte yaşamanın kapısını aralar.
Uzlaştırıcı liderlik işte bu birikimi korur. Gürültünün içinde kaybolmaz. Sakin kalır ama etkisiz değildir. Yön verir. Alan açar. İnsanların birbirine ulaşabileceği yolları canlı tutar.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, siyasette marjinalleşme yalnızca kendiliğinden oluşan bir süreç değildir; siyasal aktörlerin, medya dilinin ve toplumun tekrar eden tercihleriyle beslenir. Tercihleri değiştirince sonuçlar da değişir. Bir gün, birileri “Ben ideler dünyamdaki düşmanı aramıyorum, çözüm arıyorum” der. Başkaları da “Ben bağırmıyorum, anlatıyorum ve dinliyorum” der.
Ve birden, o eski köprü bütün heybetiyle yeniden görünür. Biraz paslı, yıpranmış, ama hâlâ geçilebilir, dimdik ve sapasağlam olarak.
Çünkü merkez, herkesin aynı düşünmesi değildir. Merkez, farklı düşüncelerin birbirini yok etmeden aynı ülke içinde yer bulabilmesidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey de budur: Daha yüksek ses değil, daha sağlam zemin; daha sert slogan değil, daha güvenilir ortak akıl.
















