Amerikanlaşmadık Avrupalılaştık

Okul şiddeti tablosunda Avrupa ve Türkiye nerede duruyor?

Nisan 2024, Finlandiya-Vantaa. Helsinki’nin banliyölerinden birindeki Viertola Okulu’nda 12 yaşında bir çocuk, aynı yaştaki üç sınıf arkadaşına ateş açtı. Silah bir yakınının ruhsatlı silahıydı ve çocuk silahı bulmakta hiç zorlanmamıştı.

İki yıl sonra, Nisan 2026’da Vantaa’ya yaklaşık 4.000 km uzaklıktaki Kahramanmaraş’ta, 14 yaşındaki bir çocuk, polis başmüfettişi olan babasının ruhsatlı silahlarını alarak okuluna gitti ve 9 kişiyi öldürdü.

Her iki olayda da aynı mekanizma var: Silah evde, çocuğun elinin uzanabileceği bir yerde.

Benzer olayların ABD’de sıkça duyulmasından ötürü, Kahramanmaraş olayının ardından sosyal medyada çok dillendirilen “Bu tamamen Amerikanlaşmanın sonucu” yorumu anlaşılabilir, fakat eksik bir yaklaşım olsa gerek.

Zira Avrupa’da yaşanmış benzer örnekler, başka ülkelerle mukayese için Pasifik ötesine kadar gitmeye gerek bırakmıyor.

Almanya

Almanya ile başlayalım. 2024 yılı için Almanya Federal İçişleri Bakanlığı’nın meclis sorusuna verdiği yanıtta (Bundestag Belge No. 21/904) okullarla ilgili toplam 94.318 suç kaydedildiği görülüyor. Bunların 7.243’ü şiddet suçu, 743’ü bıçaklı saldırı. Yani günde ortalama yaklaşık 20 şiddet vakası, günde iki bıçak olayı gerçekleşmiş. 2022 ile 2024 arasındaki artış da dikkat çekici. Tahmin edilebileceği gibi bu veri hemen siyasi bir gerilim konusuna dönüşmüş: Aşırı milliyetçi siyasal parti AfD meseleyi göç sorununa indirgemek için zemin olarak kullanmış.

Oysa okul şiddetini yalnız failin kimliği üzerinden değil, onu mümkün kılan sosyal ve kurumsal zemin üzerinden okumak gerekiyor.

Bu tabloya bakıldığında Almanya’da da siyasi düzlemin yapısal çözüm bağlamıyla değil, görünür ve hızlı cevap üretme refleksiyle işlediğini gösteriyor.

Örneğin, Hamburg tren istasyonunda Aralık 2024’ten beri bıçak yasağı uygulanıyor. Gel gör ki Mayıs 2025’te yasak kapsamındaki bölgede yeni bir bıçaklı saldırı daha gerçekleşti. Yasak bıçakları durdurmaya yetmedi. Türkiye’nin bu tablodan çıkaracağı ders aslında oldukça açık: Siyasi konjonktür, doğru soruyu sormayı her zaman zorlaştırır. Doğru soruyu sormamak ise sorunu çözmüyor, yalnızca maliyeti ertelenmiş bir faturaya dönüştürüyor.

İsveç, Avusturya, Finlandiya

Almanya’nın yanına başka örnekler eklenince Avrupa tablosu biraz daha belirgin hale geliyor. Şubat 2025’te İsveç-Örebro’da, Campus Risbergska adındaki yetişkin eğitim merkezinde 35 yaşındaki saldırgan, gitar kasasında taşıdığı silahlarla 10 kişinin canına kıydı. Saldırgan da daha sonra öldü. Tanıkların anlatımına göre, sınıfların koridorlara baktığı binalarda “her yerde kan vardı”. İsveç Başbakanı bu olayı, ülkenin en kötü toplu katliamı olarak nitelendirmişti.

Yaşanan bu vahim olay üzerine, İsveç hükümeti hem silah mevzuatını sıkılaştırdı hem de tüm eğitim kurumlarına yetkisiz kişilerin girişini engelleyen plan hazırlama zorunluluğu getirdi. İsveç polisi şu noktayı özellikle vurguladı: Olay sonrasında asılsız anlatılar sosyal medyada hızla dolaşıma girdi ve bunların takibi de soruşturmanın parçası oldu. Yani olayın kendisi kadar, olayın nasıl anlatıldığı da soruşturmanın konusu haline geldi. Kahramanmaraş sonrasında C31K’nın ürettiği içerik, bu dinamiğin Türkiye için de ne kadar tanıdık olduğunu gösteriyor.

Haziran 2025’te Avusturya-Graz’daki bir lisede 21 yaşındaki eski bir öğrenci, yasal ruhsatla sahip olduğu tabanca ve av tüfeğiyle eski okuluna girerek, 10 kişiyi öldürdü. Avusturya hükümeti silah ruhsatı için minimum yaşı yükseltme, psikolojik testleri sertleştirme ve bekleme süresini uzatma kararı aldı. Her iki örnekte de yürütme organı, hızlı ve görünür bir cevap verdi.

Görüldüğü gibi, her saldırının hemen ardından devletler hızlı bir cevap arayışına giriyor. Yavaş ve yapısal önleme çalışmaları ise arka planda kalıyor.

Finlandiya’ya dönelim. 2024 Nisan’ındaki Vantaa saldırısı hem trajik hem de dolaylı bir ayna. 12 yaşındaki saldırgan, yakınının ruhsatlı silahını kullandı. Eylem sonucunda bir çocuk hayatını kaybetti, iki çocuk ise ağır yaralandı. Olayın nedenine dair ilk anlatı zorbalık üzerine kuruldu. Finlandiya bu olay sonrasında zorbalık, çocuk ruh sağlığı ve silaha erişim tartışmalarını gündemine taşıdı. Fakat o tartışmayı yapabilmesinin altında zaten yıllardır işlevsel olan bir altyapı vardı: Polis, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, eğitimciler ve yerel yönetimden oluşan çok disiplinli “Ankkuri” modeli. Bu model Vantaa olayında yeniden sınanmış oldu.

Olay, tek başına bir modelin bütün trajedileri durdurmaya yetmeyebileceğini, özellikle sosyal bağların zayıfladığı ve bireysel izolasyonun arttığı durumlarda bu altyapının sürekli güncellenmesi gerektiğini gösterdi.

Uzmanlara göre Ankkuri modeli, olayın ardından kaosu engellemek ve travma sonrası süreci yönetmekte etkili oldu. Ancak bu olay, tek başına bir modelin tüm trajedileri durdurmaya yetmeyebileceğini, özellikle sosyal bağların zayıfladığı ve bireysel izolasyonun arttığı durumlarda altyapının sürekli güncellenmesi gerektiğini gösterdi. Finlandiya bu modelin bir parçası olarak cezai sorumluluk yaşını 15’ten aşağı çekmeyi ve silaha erişim denetimlerini daha da sıkılaştırmayı tartıştı.

Türkiye Nerede Duruyor?

Türkiye’nin bu tablo içindeki yerini belirlemek için birkaç farka ve birkaç benzerliğe bakmak gerekiyor. Fark önce rakamlarda ortaya çıkıyor. Almanya’da 35 bin şiddet vakasından söz ediyoruz. Türkiye’de ise kısa süre içinde ardı ardına gelen vakalar (İstanbul’da öğretmene bıçaklı saldırı, Anamur’da okul müdürünün vurulması, Siverek ve Kahramanmaraş olayları) birikimli bir tabloya işaret ediyor.

Buna arka plan olarak eklenecek rakamlar da elbette dikkat çekici:

Umut Vakfı’nın 2025 Silahlı Şiddet Haritası raporuna göre yalnızca geçen yıl basına yansıyan 3.422 silahlı şiddet olayında 2.225 kişi hayatını kaybetti. Vakfın daha önce paylaştığı tahminlere göre Türkiye’de yaklaşık 4 milyon ruhsatlı, 36 milyon ruhsatsız silah bulunuyor. Yani her ruhsatlı silaha karşılık çok daha büyük bir ruhsatsız silah havuzu olduğu varsayılıyor. Bu arka plan rakamları olmadan Kahramanmaraş’ı okumak mümkün değil.

Sorun yalnızca bir polis başmüfettişinin evindeki beş silah değil, silahın bir normalliğe dönüştüğü ve bu normalliğin çocuklara erişim yolunu açtığı daha geniş bir tablo söz konusu.

Üstelik bu tabloya ilişkin Ocak 2026’da TBMM’ye verilen araştırma önergesi, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Önerge “bireysel silahlanmanın ulaştığı boyutun, şiddet eğilimleriyle ilişkilerinin ve denetim mekanizmalarının yeterliliğinin çok boyutlu biçimde incelenmesini” talep ediyordu. Kahramanmaraş olayı, bu önergenin reddedilmesinden yalnızca üç ay sonra gerçekleşti.

Almanya ile Türkiye arasında ikinci bir benzerlik daha var: Her iki ülkede de siyasi tartışma asıl soru yerine semboller üzerinden ilerleme eğilimi taşıyor. Almanya’da bu sembol göçmen çocuk. Türkiye’deki sembol ise dijital ortam ve video oyunu. Oysa ne Almanya’daki sorun yalnızca göçmenlerin varlığına, ne de Türkiye’deki sorun yalnızca ekran başında geçirilen saatlere bağlanabilir. Her ikisinde de meselenin kökü, sosyal dışlanma, aile içi şiddet, akran zorbalığı, silaha kolay erişim ve işaretleri birleştirip değerlendiren kurumsal mekanizmaların yokluğu ya da yetersizliği gibi başlıklarda saklı.

Görünür Önlemler, Görünmez Sorular

Şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki, görünürdeki güvenlik önlemleri belki kamuoyunu tatmin ediyor, fakat şiddeti önleme noktasında yeterli olmuyor.

Peki bu tablo karşısında Türkiye Avrupa’dan neyi öğrenmeli?

Ya da yukarıda ele aldığımız bağlamda soralım: Türkiye’de Ankkuri modelinin işlevsel bir karşılığı var mı?

Yüzeysel olarak bakıldığında var gibi görünüyor: Rehberlik araştırma merkezleri, okul rehber öğretmenleri, İlçe milli eğitim müdürlükleri bünyesindeki sosyal hizmet birimleri… Ama bu yapıların her birinin ayrı bir bakanlığa, ayrı bir bütçeye ve ayrı bir prosedür zincirine bağlı olduğunu düşündüğümüzde, “Ankkuri” modelinin özünü oluşturan şeyin (yani tek bir çatı altında, gerçek zamanlı koordinasyonla çalışan çok disiplinli tehdit değerlendirme ekibinin) Türkiye’de karşılığı olmadığını söyleyebiliriz.

Rehberlik servisleri var, ama eldeki verilere göre bir rehber öğretmen başına düşen 500 öğrenci, davranışsal işaretleri fark edip bir zincir oluşturarak harekete geçmeyi neredeyse imkânsız kılıyor.

Bu bir bütçe sorunu olduğu kadar öncelik sorunudur da. Okul müdürü, rehber öğretmen, sınıf öğretmeni, aile ve gerektiğinde kolluk arasında standart bir tehdit değerlendirme zinciri yoksa, her birinin elinde parça parça bilgi kalır ve hiçbiri zincire bağlanamaz. İşte Kahramanmaraş bu eksikliğin en ağır bedelini ödedi.

Ortak Bir Sonuca Doğru

Kahramanmaraş ile Almanya’yı, Örebro ile Graz’ı yan yana getirmemizin amacı “orada da oluyor, demek ki münferit değil” diyerek rahatlamak değil. Aksine bu karşılaştırma, çok daha rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor. Dünyanın en güçlü sosyal devlet mekanizmalarına sahip ülkeleri bile bu sorunu çözmekte zorlanıyor. Çünkü siyaset hep kısa vadeli ve fotoğraflanabilir çözümlerin peşinden gidiyor. Uzun vadeli ve derinlemesine yatırımlardan ise kaçınıyor.

Türkiye’nin bu tablodan çıkaracağı ders nettir: Okullara metal kapı koyarak, sosyal medyaya engellemeler getirerek ya da ekranlara yaş sınırlaması uygulayarak Kahramanmaraş olayı sonrasında aksiyon almak, sadece basit bir cevap görüntüsü verir. Gerçek cevap daha az karizmatik, daha az manşetlik, fakat bununla birlikte daha uzun vadeli bir yaklaşımla, silaha erişim zincirini hukuki standartlara bağlamak, okul rehberlik sistemini işlevsel kılacak kadro ve prosedür altyapısını oluşturmak, öğretmenlerin tehdit sinyallerini bir zincire bağlayabileceği kurumsal mekanizmaları inşa etmek ve “kopya saldırı” riskini gözeten bir medya sorumluluğu standardını hayata geçirmektir.

Almanya bunu fark etmekte geç kalmadı, ama bilmek ile uygulamak arasındaki mesafe maalesef hemen kapanmıyor. Türkiye bu mesafeyi daha da büyütme lüksüne sahip değil. Zira Siverek ile Kahramanmaraş olayları 28 saat arayla gerçekleşti.

Münferit vakalar dönemi geride kaldı. Artık bu örüntüyle yüzleşmek zorundayız. Almanya’nın, İsveç’in, Avusturya’nın koridorlarından bakıldığında bu örüntünün nereye doğru gittiği görülüyor. Ve bu noktada, bizdeki tartışmanın ne kadar yüzeysel kaldığı da daha net görünüyor.