Babacan Liderlikten Yapay Zekâya Uzanan Kısa Sosyolojik ve Psikolojik Bir Değerlendirme
Liderlik modellerine bakarken aklıma şu soru geldi. Large Language Models (LLM) yani büyük dil modelleri ya da algoritmik sistemler, insanlık için dijital bir baba figürüne dönüşüyor olabilir mi? Sizlere de ilk başta gülünç hatta fazla iddialı bir soru gibi gelebilir. Ama bunu insanın teknolojiyle kurduğu ilişki üzerinden düşününce çok da tuhaf durmuyor.
Teknoloji artık yalnızca bir araç olmanın çok ötesine geçmiş vaziyette. Bize yol gösteriyor, seçenekleri azaltıyor, neyi göreceğimizi, neyi okuyacağımızı, hangi cevaba daha hızlı ulaşacağımızı belirliyor. Yani hayatımızın bazı alanlarında bir rehber, hatta görünmez bir otorite gibi çalışıyor.
Tam da bu yüzden Zeynep Aycan’ın babacan liderlik modeli bu tartışma için işlevsel bir kapı açıyor. Aycan’ın modelinde; aile atmosferi kurmak, bireyle ilgilenmek, özel hayata dokunmak, sadakat beklemek ve otoriteyi korumak boyutları öne çıkıyor. Bunları tekrar gözden geçirirken aklıma bir anda Netflix ve Google algoritmaları geldi doğrusu. Ve tabii sonra da telefonum.
Bizler doğamız gereği belirsizlikten hoşlanmayız. Bu yüzden bilgiye yalnızca pratik bir değer atfetmenin yanı sıra, psikolojik bir güven anlamı da yükleriz. “Bilgi güçtür.” Bilgisiz kalmayalım diye de “Bilgi vermek nezakettir” gibi onlarcasını sıralayabiliriz.
Aslında bu basit bir gözlem ama sonuçları toplum ve kişi üzerinde çok büyüktür. Belirsizlik kaygı üretir ve kaygı da otomatik olarak kontrol arayışını tetikler. Hatta birçok liderlik ve kültür araştırmasında bu konu işlenmiş ve parametre olarak da kullanılmıştır. Mesela Hofstede kendi kültür modelinde “belirsizlikten kaçınmak” parametresini milletlerin kültürlerini tanımlamak için kullanmıştır. Babacan liderlik kapsamında işte tam bu nokta bizler için devreye giriyor ve “Merak etme, ben senin için düşünüyorum” diyor. Bu cümle bizleri rahatlatıyor. Çünkü birileri bizim için düşünme sorumluluğunun bir kısmını üzerine alıyor.
LLM algoritmaları da aynı şeyi bizler için yapıyor. Araba kullanırken en iyi rotayı o seçiyor. En doğru cevapları o filtreliyor. Bizim için en uygun içeriği o belirliyor. Psikolojik ve zihinsel yükümüzü azaltıyor. Karar süreçlerimizi ve yorgunluğumuzu düşürüyor ve tabii ki daha önemlisi de kendimizi güvende hissettiriyor. Aslında bunda yanlış bir şey yok, ta ki kendi kendimize karar verme yeteneğimizi kaybedene kadar.
Sürekli yönlendirilen biri zamanla kendi iç pusulasına daha az bakar. Psikolojide buna öğrenilmiş bağımlılık deniyor. Bu, teknik anlamda bir bağımlılık olmak zorunda değildir. Sistem öneriyor, sen kabul ediyorsun. Sistem filtreliyor, sen güveniyorsun. Ve bir gün fark ediyorsun ki aslında ne istediğine sen karar vermiyorsun, sadece ne sunuluyorsa onu seçiyorsun. Hatta seçeneklerle de uğraşmak istemiyor, seçeneklerin teke düşürülmesini de isteyebiliyorsun.
Aidiyet meselesi, babacan liderliğin güçlü yanlarından biridir. İnsana “sen bu ailenin parçasısın” duygusunu hissettirir. Aidiyet duygusu, gerçekten de güçlü bir motivasyondur ve insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir. Bugün büyük platformlar da tam bunu yapıyorlar. Takipçi, topluluk üyesi, ağ bağlantısı… Bir platformdan ayrıldığında sadece uygulamayı değil, bir çevreyi, bir topluluğu da terk etmiş oluyorsun.
Babacan liderlikte sadakat de önemli bir yer tutmaktadır. Dijital dünyada “bağlılıklarımız” istatistiksel analizlerle ölçülmektedir. Kişisel tercihlerimiz analiz edilir ve artırılmaya çalışılır. Bazı şirketler için sadakat artık duygu olduğu kadar bir veri setinden ibaret. Bir bakıma, duygularımızı veri setleri ile yönetmeye çalışıyorlar.
Otoriteden bahsetmek gerekirse, babacan liderlikte patronla olan ilişkiler yakın ve sıcak olsa da hiyerarşi her zaman muhafaza edilir. Herkes bunu doğal kabul eder. Algoritmada da hiyerarşi vardır ama sosyal hayattaki gibi görünür değildir. Hangi kriter baz alınarak bizlere içerik sıralandığı bilinmez. Hangi bilginin öne çıkarıldığı da şeffaf değildir. LLM algoritmaları için yasak, iyi, kötü gibi kavramlar sadece “token”lardan ibarettir.
Şeffaflık zayıfladığında sorun seçeneklerin azlığı ya da çokluğu kalıbından çıkıyor, bu alanın bizim görmediğimiz ölçütlerle düzenlenmesi boyutuna evriliyor. Bir bakıma, alternatiflerimiz yavaş yavaş görünmez oluyor. Gerçekten bir seçim yaptığımızı zannediyoruz. Oysa seçenekler bizim için hiyerarşik olarak çoktan filtrelenmiş oluyor. Biz de LLM algoritmasının bizlere sunduğu seçeneklere göre anlık düşüncelerimizi şekillendiriyoruz.
Bu noktada, şefkat mi, çıkar mı sorusuna da bakmak gerekiyor. Aycan’ın modelinde paternalizm yani babacanlık iki yönde ele alınmaktadır. Biri gerçekten çalışan ve ast için iyiliği önceleyen, diğeri kontrolü ve sonucu önceleyen. Teknoloji şirketleri bu iki eksen arasında sürekli gidip gelmektedir. Bir yanda güvenlik, dezenformasyonla mücadele ve içerik filtreleme çabası. Diğer yanda ise kullanıcıyı platformda tutma, veri toplama, kârı maksimize etme paradoksu. Kullanıcı olarak bizler de benzer paradoksu yaşamaktayız. Hem LLM algoritmalarına minnet duyuyor hem şüphe ediyoruz. Hem güveniyor hem mesafe koymak istiyoruz. Bu ikilem aslında modern insanın genel ruh hâlini de yansıtmaktadır.
Weber karizmatik, geleneksel ve yasal-ussal olmak üzere üç otorite tipi sıralamıştı. Belki de şimdi bunlara bir dördüncüsünü eklemenin zamanı gelmiştir: Algoritmik otorite. Görünmüyor, karizma üretmiyor ama veri üzerinden kullanıcılar üzerinde meşruiyet kuruyor.
Bu yazı elbette bir teknoloji kötülemesi değil. Ama şu soruyu sormadan da geçmeyelim: Rehberlik ile yönlendirme arasındaki farkı gerçekten ayırt edebiliyor muyuz? Korunmak ile kontrol edilmek arasındaki çizgiyi görebiliyor muyuz?
LLM algoritmaları babacan bir lider olarak her zaman yanımızdaysa, biz ne zaman gerçekten büyüyeceğiz ve ne zaman kendi kararlarımızı kendimiz vereceğiz?
















