Dijital Dünyada Mağdur Olmak: Gözetim, Sansür ve Direnişin Yeni Yüzü

Geçtiğimiz günlerde (24 Haziran) komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisi YouTube’a yüklendi ve dördüncü günde beş milyonu aşkın kişi tarafından izlendi. Gösteride Silivri’deki tutuklu siyasetçilerden CHP’deki mutlak butlan krizine, güncel pek çok konuya mizahla değiniliyor. Sonra olan oldu. Gösteriden alınan kesitlerin yer aldığı X paylaşımları, 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesiyle, “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişime engellendi. Yani bu sefer de bir komedyenin esprilerinin, bir devletin millî güvenliğini tehdit eder hale geldiğine kanaat getirildi.

Aslında bu tek bir olay değil, bir alışkanlığın son halkası. Düne kadar sokaklarda, meydanlarda, kahvehanelerde yapılan muhalefet bugün büyük ölçüde ekrana taşındı. Fiziksel kamusal alan daraldıkça daraldı ve insanlar itirazlarını sosyal medyaya, bağımsız haber sitelerine, podcast’lere, YouTube kanallarına taşıdı. Taşındı taşınmasına ama bu dijital kanallarda da aynı sansürü, aynı gözetimi, aynı baskıyı her gün daha bir yoğun yaşıyoruz. Üstelik buna rastgele değil, belli bir hukuki düzenek üzerinden maruz kalıyoruz.

5651 Sayılı Kanun ve Sulh Ceza Hakimliği

Türkiye’de internet sansürünün belkemiği 5651 sayılı Kanun, özellikle de bu kanunun 2015 yılında düzenlenen 8/A maddesi. Madde, millî güvenlik, kamu düzeni, suçun önlenmesi, can ve mal güvenliği gibi geniş gerekçelerle içeriğin kaldırılmasına ve erişimin engellenmesine izin veriyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) kararı veriyor, sulh ceza hâkimi yirmi dört saat içinde onaylıyor, erişim sağlayıcılar dört saat içinde uyguluyor. Bir hesap, bir haber, bir video sabah görünür haldeyken, akşam görünmez oluyor.

Ölçek küçük değil. İfade Özgürlüğü Derneği’nin EngelliWeb verilerine göre 2025 sonu itibarıyla Türkiye’den erişime engellenen web sitesi ve alan adı sayısı 1,5 milyonu aştı; 875 ayrı kurum ve hâkimlik bu kararların altına imza attı. Sadece bir yıl içinde kullanıcılar toplam 63 saat sosyal medyaya giremedi, en sık gerekçe yine “millî güvenlik ve kamu düzeni” oldu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Mart 2025’te gözaltına alınmasının ardından 8/A maddesiyle 504 X hesabı birden engellendi. Bu hesapların toplam takipçisi 17 milyonu aşıyor ve siyasetçiden gazeteciye, öğrenci örgütünden kadın hareketine uzanan geniş bir kesimi kapsıyordu.

Burada ironik bir nokta da var: Anayasa Mahkemesi bu maddelerin bir kısmını ölçüsüz bulup iptal etti. Ama sulh ceza hâkimlikleri kararları aynen uygulamaya devam ediyor. Yani sansürün önünde yüksek mahkeme kararı da duramıyor.

Bir Hesap, Bir Kanal, Bir Karar

Somut örneklere bakınca tablo netleşiyor. Cumhuriyet gazetesinin X hesabı, Nisan 2026’da Elazığ’da bir sulh ceza hâkimliğinin kararıyla “millî güvenlik ve kamu düzeni” gerekçesiyle erişime kapatıldı. Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı’nın hesabı, katıldığı bir NATO protestosunun hemen ardından aynı maddeye dayanılarak engellendi. Haziran 2026’da İnsan Hakları Derneği’nin ve çok sayıda kadın ve hak savunucusu örgütün X hesabı, yine 8/A’yla görünmez kılındı.

Sıra YouTube’a geldiğinde de aynı mantık işliyor. Grup Yorum’un yıllar içinde yayımlanmış 454 videosu, yüz binlerce aboneli yayıncıların kanalları, bir mizah dergisinin sitesi ve hesabı bir karikatür yüzünden, hepsi aynı “millî güvenlik” şablon gerekçesiyle engellendi. Bir tweet, hatta bir beğeni bile bugün “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ya da “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla soruşturmaya dönüşebiliyor.

Dikkat edilirse bu listede sol partiden mizah dergisine, ana akım muhalif gazeteden hak örgütüne geniş bir yelpaze var. Çünkü mesele artık yalnızca “ne söylendiği” değil. “Kimin söylediği” de devletin denetimine alınmak isteniyor. Uzunca bir süre “FETÖ” söylemi ile sürdürülen sansür ve engellemelere artık farklı siyasal ve ideolojik görüşten kesimler de dahil edildi.

Yurt Dışındaki Ses de Rahat Değil

Baskı artınca pek çok muhalif, sesini yurt dışından duyurmaya başladı. Bu noktada akla şu gelebilir: Hiç değilse oradan rahatça konuşabilirler. İşin aslı maalesef öyle değil. Yurt dışından yayın yapan bir sosyal medya hesabı da Türkiye’den erişime kapatılıyor, içerik üreticisi hakkında soruşturma açılıyor, kimi zaman yurt dışına çıkış yasağı konuyor. Sınırın dışına çıkan ses, sınırın içinde duyulmasın diye susturuluyor, karartılıyor.

İşin en acı tarafı ise, bütün bunlar olurken Türkiye’nin içinden kayda değer bir tepki doğmuyor. Çoğu zaman hiç doğmuyor. Bir hesap kapatıldığında, sahibiyle aynı mahallede olmayanlar omuz silkiyor. İşte bu sessizlik ve tepkisizlik baskı ve sindirmenin önünün alınamaz hale gelmesine neden oluyor. Nitekim oldu da. “Tehlikenin farkında mısınız” sözünden fayda devşirme ihtimalinin miadı çoktan doldu.

Susmak ve Mahalle Ayrımı

Bunu daha önce hiç yaşamamışız gibi davrananları gördükçe açıkça ben içten içe isyan ediyorum. KHK’larla yüz binlerce insan işinden edilirken “bir bildikleri vardır”, “devlet sever de döver de” deyip geçenler oldu. O sessizlik sonraki her adımı kolaylaştırdı. Şimdi dijital sahne de aynı film oynuyor. Bugün başka bir mahallenin hesabı kapanıyor diye susan, yarın kendi hesabı kapandığında yanında kimseyi bulamıyor.

Despot yöneticilerin en sevdiği şey tam da budur işte. Toplumu mahallelere bölmek, her mahalleyi sırayla sıkıştırmak ve ötekiler susarken birini, o susunca berikini hedef almak. Haksızlık karşısında “ama o benim gibi düşünmüyordu” demek, despotun işini kolaylaştırır. Hak bölünebilir bir şey değildir. Bir gazetecinin susturulması, hangi gazete olursa olsun, herkesin haber alma hakkına vurulmuş bir darbedir.

Dünün Hatası, Bugünün Dersi

Bir incelik daha var. Bugün sansüre uğrayanların bir kısmı, dün başkaları susturulurken sesini çıkarmamış, hatta kimi zaman alkışlamış olabilir. Bunu yüzlerine vurmak elbette çok kolay. Her zaman kendinizde bu hakkı bulabilirsiniz. “Tadına baktınız mı?” demek geçici bir memnuniyet de verebilir.

Ama bu yanlış. Mağdurun geçmişteki hatasını bugün başına kakmak ne o kişiye bir yarar sağlar ne de ortak mücadeleyi büyütür. Erdem, dünkü hatadan dönebilmekte. Birisi geç de olsa “sansür yanlıştır” noktasına geldiyse, bu sevinilecek bir şey. O dönüşü kutlamak yerine eski günahları tekrar tekrar gündeme getirmek insanları savunmaya iter, safları daraltır. Oysa bu kavga ancak saflar genişledikçe kazanılır. Dün ne olduğunu unutmak gerekmiyor. Ama onu bir koz gibi sürekli masaya sürmek, despotun bölme işini bizim yerimize yapmaktan başka bir şey değil.

Dijital Alan Ne Kadar Demokratik?

Burada rahatsız edici bir soruyla da yüzleşmemiz gerekiyor. Dijital alan sandığımız kadar özgür mü?

Değil. Sosyal medya platformları kamu malı değil, özel şirketler. Türkiye’de ofis açan platformlar, yasaya uyum adına devletin erişim engeli taleplerini büyük ölçüde yerine getiriyor. İfade Özgürlüğü Derneği bu durumu “dijital itaat rejimi” diye adlandırıyor: Platformlar şeklen şeffaf görünürken pratikte devletin sansür aygıtının uyumlu bir parçasına dönüşüyor. X bir hesabı “Türkiye’den görünmez” kıldığında, o kararı veren hâkim kadar onu uygulayan şirket de bu denklemin içinde kendine bir yer ediniyor.

Mesele yalnızca sansürle de bitmiyor. Algoritmalar kutuplaşmayı besliyor, troll orduları gündemi çarpıtıyor, dezenformasyon bilgiyle aynı hızda yayılıyor. Yani dijital meydan hem dışarıdan devlet eliyle budanıyor hem de içeriden ticari ve manipülatif dinamiklerle şekilleniyor. Özgürlüğün yatağı sandığımız yer, aslında epeyce kırılgan bir zemin.

Ne Yapmalı?

Tablo karanlık olsa da kendimize çaresizliği dayatmanın da bir anlamı yok.

Birincisi, hak ihlallerini belgelemek. EngelliWeb gibi bağımsız izleme projeleri, devletin hiç açıklamadığı verileri tutuyor ve sansürü görünür kılıyor. Bu kayıt bugün işe yaramasa da yarının hesap sorma zemini olma potansiyeline sahip.

İkincisi, mahalle ayrımını reddetmek. Kimin hesabı kapanırsa kapansın ilkeli bir duruş sergilemek. Bir kez “o benden değil” denildiğinde, sıra er geç herkese gelir.

Üçüncüsü, platformlara baskı uygulamak. Sosyal medya şirketlerinin sansüre boyun eğmesi kaçınılmaz değil. İfade Özgürlüğü Derneği, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve ARTICLE 19 gibi kuruluşlar bu şirketlere hükümet sansürüne direnme çağrısı yapıyor. Bu çağrı güçlendikçe şirketlerin kayıtsız kalması zorlaşacaktır.

Dördüncüsü, dijital okuryazarlık. Sansürü aşmanın, güvenli iletişim kurmanın, bilgiyi doğrulamanın yolları öğrenilebilir ve öğretilebilir. Genç kuşağın bu konudaki becerisi, baskı rejimlerinin en zorlandığı noktalardan birisi. Çünkü bilginin akışını tümüyle durdurmak, dijital çağda neredeyse imkânsız.

Avrupa’nın Sorumluluğu

Bu noktada Avrupa ülkelerine de bazı sorumluluklar düşmekte. Ülkeler arası ilişkilerde menfaati öne koymanın elbette bir mantığı var. Ticaret, göç, güvenlik, hepsi pazarlık masasında. Fakat bu menfaat hesabı somut hak kayıplarını görmezden gelmeye dönüştüğünde başka bir maliyet doğuyor: Duygusal ötekileşme.

Şöyle ki: Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli bir insan, memleketinde bir hesabın kapatıldığını, bir gazetecinin susturulduğunu görüyor. Sonra yaşadığı ülkenin buna karşı tek kelime etmediğini görüyor. Çünkü o ülkenin Ankara’yla yürüttüğü bir göç anlaşması, bir savunma pazarlığı var. İşte tam burada o insan iki kere yalnızlaşıyor. Bir kez memleketi onu susturduğu için, bir kez de yaşadığı ülke bu baskı ve sansür karşısında sustuğu için.

Bu çifte yalnızlık sessizce büyüyen bir kırgınlığa dönüşüyor. Entegrasyonu zorlaştırıyor, toplumsal uyumu yıpratıyor, “buralı da olamadım, oralı da kalamadım” duygusunu derinleştiriyor. Araf’ta kalma psikolojisi çok derin bir travmaya dönüşme potansiyeline sahip. İkamet edilen ülke, kendi sakininin memleketinde maruz kaldığı ayrımcılığa ve sansüre karşı sessiz kaldıkça bu duygusal ötekileşme her geçen gün artıyor. Dolayısıyla mesele yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değil. Bir Alman kasabasında oturan, vergisini ödeyen, çocuğunu o ülkenin okuluna gönderen birinin memleketinde uğradığı haksızlığa karşı Avrupa’nın ses çıkarması, sadece bir vicdan borcu değil, kendi toplumsal barışına yapılmış bir yatırımdır da. Evet, her sansür kararı küçük bir sayfaya sığabiliyor. Birkaç madde, bir mühür, bir gerekçe. Karşısında ise binlerce kişinin ekran başında aynı anda gördüğü o boş sayfa duruyor: “Bu içerik ülkenizde kullanıma kapalıdır.” O cümleyi her gören, kendisinin güvenilmez bir yurttaş olmaya doğru itildiğinin farkına varıyor. Bununla birlikte kapatılan her sayfa, susmamak için bir gerekçe daha bırakıyor geride.