Türkiye’den gelen haberlerin çoğu kötü. Gazeteciye soruşturma, akademisyene ihraç, belediye başkanına gözaltı. Sabah açtığımız ekranda neredeyse her gün benzer bir manşet. Bu tabloyu yumuşatmanın, yokmuş gibi davranmanın ve “aslında o kadar da değil” demenin bir anlamı yok. Kötü.
Fakat bu kötülük sarmalının içinde ve ona rağmen, hakkını söke söke almaya çalışan insanlar da var. Bir dosyayı yıllarca takip eden avukatlar, tutuklu meslektaşının kapısını çalan gazeteciler, ücretini alamayınca yürüyüşe geçen işçiler… İyi ki varlar. Ülkede iyiye benzer bir şeyler oluyorsa, kendiliğinden olmuyor. Birileri zorladığı için oluyor.
Mahkemeden Sökülen Haklar
Türkiye’de 2012’den beri, temel hak ihlalleri doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne taşınabiliyor. Bireysel başvuru denen bu yol, on üç yılda 84 binden fazla hak ihlali tespitiyle sonuçlandı. Yalnızca 2018-2025 arasında devletin ödemek zorunda kaldığı tazminat 445 milyon lirayı geçti. Bu rakamların her birinde, haksızlığa uğrayıp pes etmeyen, dilekçesini yazıp hakkını arayan bir insanın hikayesi saklı.
Son haftalarda bunun somut örnekleri arka arkaya geldi. Şubat’ta sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklanan gazeteci Alican Uludağ, yaklaşık üç ay sonra tahliye edildi. Haziran başında gazeteci Yelis Ayaz serbest bırakıldı. Mayıs’ta, ücretini alamayan halı işçilerinin yanında durduğu için tutuklanan sendikacı Hakkı Demiral adli kontrolle serbest kaldı. Geçen bir yıl içinde açılan 39 davada 54 gazeteci beraat etti. Elbette bunların hiçbiri ne devletin ne de mahkemelerin lütfu değil. Her biri, avukatlarının, ailelerinin ve meslektaşlarının ısrarlı mücadelelerinin sonucu.
Sonuç veren mücadele kapısı uluslararası düzeyde de aralandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026’da verdiği kararla, “örgüt üyeliği” suçundan verilen mahkumiyetlerde suç ve cezaların kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini tespit etti. İnsan Hakları Derneği’nin değerlendirmesiyle bu, tek bir kişinin durumuyla sınırlı kalmayan, yapısal nitelikte bir karar. Hukukun en temel kuralı işliyor: Bir insanı, hangi davranışın suç olduğu önceden ve açıkça belli olmadan cezalandıramazsınız. Bu tür kararlar AB’nin Türkiye değerlendirmelerinde de yakından izleniyor.
Ne iyi ki, Türkiye’de hukukun büsbütün rafa kalkmadığına dair her işaret, uluslararası kamuoyunda karşılığını buluyor. Umarım bu karşılıklar daha fazla mağduriyetin giderilmesine katkı sağlar.
Aynı çizgide, geçtiğimiz ocak ayında Anayasa Mahkemesi, KHK ile ihraç edilip sonradan göreve iade edilen kamu görevlilerinin tazminat hakkının önündeki ayrımı kaldırmıştı. Yıllarca “sivil ölüme” mahkum edilmiş yüz binlerce insanın dosyasında, geç de olsa bir kapı açılmış oldu.
Bu kararlar kendiliğinden gelmedi elbette. Bir mahkeme kararı kâğıt üzerinde birkaç sayfadan ibaret olsa da o sayfaların arkasında yıllar süren bir uğraş var.
Türkiye’deki mesleğini layıkıyla icra eden avukatlar bu uğraşın merkezinde duruyor. Kimisi tehdit aldı, kimisi tutuklandı, bazıları ise soluğu yurt dışında aldı. Geri kalanlar her sabah aynı adliye koridorlarında, kollarının altında dosyalarla beklemeye devam ediyorlar. Onlarca dilekçe, binlerce sayfa, Avrupa’ya taşınan dosyalar.
Cezayir’den Güney Afrika’ya, Polonya’dan Güney Kore’ye, hukuksuzluk dönemlerinin er ya da geç bir hesap günüyle karşılaştığını biliyoruz. O hesap kendiliğinden görülmüyor, bir ısrarın meyve vermesi ile gerçekleşiyor.
Bunlar gösterişsiz, çoğu zaman manşet olmayan dayanışmalar. Kimse madalya beklemiyor. Ama bir insan gözaltına alındığında, tutuklandığında kapısını çalan biri olduğunu bilmek, o baskının caydırıcılığını biraz olsun kırıyor. Yalnız olmadığını bilmek, susmamanın en güçlü gerekçesi.
Susması Beklenip Susmayanlar
Bir de doğrudan susturulmak istenenler var. Geleneksel medyanın büyük bölümünün tek elde toplandığı, gazetecilerin paylaşımları yüzünden tutuklandığı bir ortamda anlatmaya devam edenler. Çoğu belki yurt dışında. Ama artık yavaş yavaş yurt içinde de varlar.
Bedeli ağır, kimi zaman gülünç derecede keyfi. Cumhuriyet gazetesinin sosyal medya hesabı, Nisan ayı sonunda bir sulh ceza hakimliğinin kararıyla erişime engellendi. Bir devlet televizyonu sunucusu, Anneler Günü yayınının sonunda “Ben de bir patili anneyim” dediği için görevden alındı. Liste uzayıp gidiyor.
Buna rağmen podcast’ler yayında, bağımsız haber siteleri çalışıyor, YouTube kanalları haber üretiyor. Geleneksel medya daraldıkça haberin yatağı değişiyor ama akışı durmuyor. Kapatılan bir kapının yanına yenisini açmayı öğrenenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Riskli mi? Elbette. Yine de bu cesareti gösterenler var.
Bütün bunları anlatmam, tabloyu güzelleştirmek ya da göz boyamak için değil. Adliye koridorunda dosyasını bekleyen avukatın, tutuklu meslektaşına selam göndermek için cezaevi kapısında bekleyen gazetecinin, ücretini istemek için yola çıkan işçinin birleştikleri nokta şurası: Hangi görüşten ya da mahalleden olursa olsun vicdan sahibiler ve işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar. Korkmuyorlar demek yalan olur. Korkuyorlar. Ama yine de ellerinden geleni yapıyorlar. Üç ay tutuklu kaldıktan sonra dışarı çıkan gazetecinin elindeki tahliye kâğıdı, korkuya rağmen yapmanın bir karşılığı olabildiğini gösteriyor.
















