Kahramanmaraş Saldırısında Sorumluluk, Görünürlük ve Mağdurun Silikleştirilmesi
Ortada en başından beri yanıt bekleyen somut bir soru var. İsa Aras Mersinli (14), babası Uğur Mersinli’nin beş tabancasını ve yedi şarjörünü nasıl aldı? Bu soru, “çocuklar video oyunu oynuyor” tartışmasından da “sosyal medya gençliği yozlaştırıyor” söyleminden de “aile değerlerimiz erozyona uğruyor” klişesinden de önce masaya yatırılmalıdır. Yaşanan vahim olay, bir polis başmüfettişinin evindeki silah düzenine, bir devlet görevlisinin baba olarak üstlendiği sorumluluğa ve ülkede ruhsatlı bir silahın çocuğun eline nasıl bu kadar kolay geçebildiğine dair önemli bir konuyu mercek altına almayı gerektirmektedir.
Kahramanmaraş’taki saldırı, birçok açıdan bu ülkenin gördüğü okul katliamlarından farklı. Bu olayda belirleyici olan husus biraz da failin babasının devletin güvenlik aygıtı içinde görev yapan bir kamu görevlisi olmasıdır. 13 Nisan’da, yani saldırıdan iki gün kadar önce, İl Emniyet Müdürlüğü’nün atış poligonunda babasıyla birlikte atış talimi yapan bir çocuk vardı. O baba ise devletin güvenlik aygıtı içinde polis başmüfettişi olarak görev yapan, silah taşıma yetkisine sahip bir kamu görevlisiydi.
Bu belirleyici kurumsal arka plan, sosyal medya merkezli tartışmaların gürültüsü içinde geri plana itildi. Zira mesele “silah kültürü” gibi muğlak bir başlığa havale edilince sorumluluk da buharlaşıp gidiyor. Oysa somut hukuki sorular çok daha nettir:
- Bir polis başmüfettişi, mesleki gereklilik dışında evinde neden beş adet 9 mm tabanca bulunduruyor?
- Bu silahlar güvenli bir biçimde kilitli ve ayrı muhafaza ediliyordu muydu?
- Bir devlet görevlisinin, 14 yaşındaki oğlunu emniyet poligonuna götürüp ateşli silahlarla atış yaptırmasına hangi kurallar çerçevesinde izin verildiği ve bunun idari sorumluluğunun nasıl değerlendirileceği açıklığa kavuşturulmuş mudur?
- Ve o poligona, babasıyla birlikte girerken hiç kimse bu durumu sorgulamış mıdır?
Devletin kadrolu güvenlik personeli olan babanın bu vakadaki ihmal ve sorumluluğu tali bir ayrıntı değil, dosyanın merkezindeki başlıklardan biridir. Öğretmenler, veliler ya da sosyal medya şirketleri hakkında ne söylenirse söylensin, babanın bir polis başmüfettişi olduğu ve çocuğun resmi bir atış poligonunda ateşli silah kullanmayı öğrendiği gerçeği bu dosyada merkezi bir yer tutmak zorunda. Devlet güvenlik görevlisinin evindeki silahlarla, kamuya ait bir emniyet poligonunda atış yaptırıldığı anlaşılıyor. Ve o çocuk kısa bir süre sonra okul koridorunda katliam gerçekleştiriyor. Bu zincirin her halkasında ihmal ve sorumluluk var.
İhmalin Adını Koymak
Devlet, maalesef pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da tutarsız bir tablo çiziyor. Bir yanda okul kapısına metal detektör koymak gibi görünür güvenlik tedbirleri konuşuluyor, diğer yanda devletin kendi personelinin evindeki silah düzeni, kendi tesisindeki atış talimi ve kendi çocuğunun eline geçen silahlar üstü örtülerek bırakılıyor. Faile poligonda atış yaptırıldığı gerekçesiyle poligon sorumlusu polis memuru açığa alındı. Buna karşılık babanın idari ve hukuki sorumluluğu kamuoyunda aynı açıklıkla yeterince tartışılmadı.
Türkiye’de ruhsatlandırma sürecinin belirli denetimlere bağlı olduğu söyleniyor. Ancak bu denetimlerin, silahların ev içindeki muhafazası ve çocukların erişiminin önlenmesi bakımından ne kadar etkili olduğu ayrıca sorgulanmalıdır. Silah ruhsatı verilirken hangi şartların yerine getirileceği kadar, o silahların nasıl muhafaza edileceğine dair belirlenmiş standartlar da var mı? Eğer varsa bunlar ne kadar uygulanabiliyor?
Fail bir çocuktu, evet. Ama o çocuğun eline silah geçmesini mümkün kılan, yetişkinlere ilişkin olgular, bu suç dosyasının asıl üzerine durulması gereken en önemli halkalarıdır. Suç hukukunda “failin fiili” olarak adlandırılan şey ile birisinin başka birinin eylemini mümkün kılması, bilerek ya da bilmeyerek önünü açması meselesi, Kahramanmaraş dosyasında çok net bir zeminde duruyor. Baba ve anne hakkında adli işlem başlatılmış olması, bu sorumluluk zincirinin en azından soruşturma konusu haline geldiğini gösteriyor. Yeterli olup olmayacağını ise zaman ve hukuk gösterecek.
Velhasıl, Kahramanmaraş’ta dokuz çocuk ve bir öğretmen hayatını kaybetti. Failin eyleminin arkasındaki kurumsal ve toplumsal zemini araştırmak elbette mümkündür. Fakat bu tür acı eylemlerin tekrar etmesi, o sistemin doğasını toplum nezdinde görünmez kılabileceğini de göz önünde bulundurmalıyız.
Bu sistemin yeterince görünür hale getirmediği bir başka alan daha var: Mağdurlar.
Öğretmen Ayla Kara ve Dokuz Çocuk
Yaşananlar konuşulurken iki farklı söylem alanının oluştuğunu görüyoruz.
Birinde failin adı, biyografisi, kullandığı silahlar, bilgisayarındaki dosyalar ve hangi yabancı katile referans verdiği tartışılırken, diğerinde daha az görünürlüğe sahip olan mağdurların adlarından bahsedildi. Mustafa Aslan, Furkan Sancak Balal, Bayram Nabi Şişik, Belinay Nur Poyraz, Zeynep Kılıç, Şuranur Sevgi Kazıcı, Kerem Erdem Güngör, Adnan Göktürk Yeşil, Yusuf Tarık Gül ve öğrencilerini korumak için kendini onların önüne atan öğretmen Ayla Kara.
Doğal bir refleks olarak gündemi belirleyen taraf fail oldu. Zira fail bir hikâye sunuyor: Karanlık, dramatik, obsesif ve öfkeli. Medyanın ilgi ekonomisi bu hikâyeye yapışıyor. Elliot Rodger (2014 yılında ABD’de 6 kişiyi öldüren katil) referansı, Telegram kanalları, saldırı öncesinde bilgisayara yazılan notlar, atış poligonu ziyareti, sırt çantasına yerleştirilen silahlar… Bunların hepsi bir “profil” oluşturuyor ve bu profil haber oluyor. Oysa dokuz çocukla bir öğretmen de geriye üzerine konuşulması gereken bir hikâye bıraktılar.
Ayla Kara hangi sınıfta görev yapıyordu? Kaç yıllık öğretmendi? Hangi ilden gelip Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda ders vermişti? O an sınıfta tam olarak ne yaşandı ve bilinçli mi yoksa anlık bir içgüdüyle mi öğrencilerine siper olmak için üzerlerine kapandı? Bunları günlerce izleyen, bu soruların cevabını ısrarla araştıran kaç haber çıktı? Çok az. Ama failin bilgisayarındaki notları, atış talimine gittiği tarihi ve hangi dijital ortamı takip ettiğini anlatan içeriklerin çok daha fazla yer kapladığını biliyorum.
Mağduru Merkeze Almak Neden Bu Kadar Zor?
Bu bir tesadüf değil. Mağdur, derli toplu bir hikâye sunmuyor, ama fail sunuyor. Mağdur, kurgusal bir anlatıya malzeme olmaya direniyor. Fail ise tam aksine, çevrimiçi bir estetikle özenle inşa edilmiş bir kimliğe sahip ve bu kimlik medya dilinin kaldıraçlarına oturuyor. Kaynakta bir şablon var: Yalnız genç erkek, toplumsal dışlanma, şiddet fantezisi, nihayet saldırı. Bu şablon görsel, işitsel ve metinsel olarak kolayca üretilip tüketilebiliyor.
Dokuz çocuk ise 5. sınıf öğrencisiydi. O yaş grubunu düşünün: Henüz 10-11 yaşında, sabahleyin okula gelmiş, öğleden sonra koridora çıkmış, farklı bir sınıfa girmiş ve oradan bir daha çıkamamış çocuklar. Bunlar bireysel hayat hikâyeleriyle, tuhaf zevkleriyle, sevgileri ve korkularındaki tüm insani ayrıntılarla gerçek insanlar. Ama bu ayrıntılar, bir failin profilinin içinde boğuldu.
Oysa gazetecilik etiğinin, vicdani yazıcılığın ve kamu menfaatinin cevabını aradığı sorular tam olarak bunlar değil midir?
- Bu içerikler kimin çıkarına?
- Failin kimliğini, çekiciliğini, karanlık ayrıntılarını defalarca üretmek kimin işine yarıyor?
- Sıradan bir okuyucunun bilgi ihtiyacını mı karşılıyor, yoksa bir yandan failin dijital kariyerini sürdürürken öte yandan kopya saldırıların olası faillerine bir takım hatırlatmalar mı yapıyor?
Kitlesel saldırılar ve okul saldırıları üzerine yapılan çalışmalar, bu tür eylemlerin yalnızca bireysel sapmalar olarak değil, kimi zaman bulaşma / taklit etkisi (contagion) içinde de yayılabildiğini gösteriyor. Sherry Towers ve arkadaşlarının PLOS ONE’da yayımlanan 2015 tarihli çalışması, okul saldırıları ve kitlesel cinayetlerde istatistiksel bir bulaşma etkisine (contagion effect) işaret ediyor. J. N. Meindl ile J. W. Ivy’nin 2017’de yayımlanan çalışması ise, özellikle faili büyüten, ona görünürlük ve şöhret kazandıran, saldırıyı da dramatik bir anlatıya dönüştüren medya sunumlarının bu taklit riskini (imitation risk) artırabildiğini tartışıyor. Bu nedenle failin adını, estetiğini, dijital izlerini ve karanlık biyografisini tekrar tekrar dolaşıma sokan yayın dili, sadece bilgi vermekle kalmıyor; bir sonraki saldırgan için de bir örnek alma kalıbı (model of imitation), bir çağrı ya da bir meşrulaştırma zemini (ground of legitimization) üretebiliyor.
Fail ne kadar büyük bir “hikâye”ye dönüştürülürse, bir sonraki vakanın gerçekleşme ihtimali de o kadar artabilir. Bunu basit bir teorik uyarı olarak görmemek gerekir. Siverek ve Kahramanmaraş saldırılarının yalnızca 28 saat arayla gerçekleşmiş olması, bizim coğrafyamızda da kopya etkisinin ciddiyetle araştırılması gerektiğine işaret ediyor. Ve medya bu mekanizmanın yakıtını her gün yeniden dolduruyor.
Bence en doğru eylem şu: Medya Ayla Kara’yı anlatsın. Mustafa’yı, Furkan’ı, Bayram Nabi’yi, Belinay’ı, Zeynep’i, Şuranur’u, Kerem’i, Adnan’ı ve Yusuf Tarık’ı anlatsın. Kaybın ağırlığını hissettirsin. Failin adını, silahlara erişim zincirini ve kurumsal ihmalin hukuki boyutlarını konuşsun. Fail etrafında yeni bir çekim alanı üretmekten vazgeçsin. Bu ayrım, basit bir niyet meselesi olarak geçiştirilmemeli, bir hayatta kalma meselesi olarak da görülmelidir.
















