Düşmanı Olmayan İttifak

25 Aralık 1991 akşamı Moskova’da tarihin en güçlü devletlerinden biri sessizce sahneden çekiliyordu. Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov televizyondan yaptığı konuşmayla görevinden ayrıldığını açıkladı. Birkaç saat sonra Kremlin’in üzerinde yaklaşık yetmiş yıldır dalgalanan kızıl Sovyet bayrağı indirildi ve yerine Rusya Federasyonu’nun üç renkli bayrağı çekildi.

Bir imparatorluk çökmüştü…

Kremlin’deki Sovyet bayrağı indirilmiş, NATO’nun kırk yılı aşkın süredir karşısında duran Sovyetler Birliği tarihe karışmıştı. O günden sonra şu soru akıllarda yer etmeye başladı ve hâlen cevabını arıyor:

Sovyetler Birliği artık yoksa NATO neden vardı?

1949 yılında kurulan ittifakın temel varlık gerekçesi Sovyet yayılmasını caydırmaktı. Kırk yılı aşkın süre boyunca NATO’nun askerî planları, üsleri, orduları ve nükleer stratejisi büyük ölçüde Moskova’dan gelebilecek bir saldırıya göre şekillendirilmişti.

Şimdi ise düşman ortadan kalkmıştı.

Üstelik Sovyetler Birliği’nin NATO’ya karşı kurduğu Varşova Paktı da birkaç ay önce dağılmıştı. Soğuk Savaş sona ermiş, Berlin Duvarı yıkılmış, Almanya birleşmiş ve Avrupa’yı ikiye bölen Demir Perde ortadan kalkmıştı. Mantıken NATO’nun da tarih sahnesindeki görevini tamamlamış olması beklenebilirdi.

Ama öyle olmadı.

NATO dağılmak bir yana, sonraki otuz yıl içerisinde tarihinin en büyük genişlemesini gerçekleştirecek, eski Varşova Paktı ülkelerini kendi saflarına katacak ve kuruluş yıllarında muhtemelen hiç düşünülmeyen coğrafyalarda askerî operasyonlara girişecekti.

Bosna’dan Kosova’ya, Afganistan’dan Libya’ya kadar uzanan bu süreçte NATO’nun görev alanı da değişti. Üye ülkelerin ortak savunması ittifakın temel görevi olmaya devam ederken bölgesel krizler, terörizm, barışı koruma operasyonları ve daha sonra siber saldırılar gibi konular da NATO’nun güvenlik anlayışının içine girdi.

Bu değişim, Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun büründüğü yeni çehreyi sorgulatıyordu:

NATO yeni tehditlere uyum sağlayarak Avrupa’nın güvenliğini mi sağlıyordu, yoksa eski düşmanının ortadan kalkmasıyla oluşan boşlukta kendisine yeni görev alanları mı oluşturuyordu? Yoksa Sovyetler Birliği’nin varlığı NATO için vitrindeki tehdit algısı mıydı?

Aslında NATO, Sovyetler Birliği tamamen dağılmadan önce geleceğini tartışmaya başlamıştı. Batı Avrupa’yı istila etmek üzere sınırda bekleyen milyonlarca kişilik bir Sovyet ordusundan söz etmek artık giderek güçleşiyordu.

1991 yılında kabul edilen yeni Stratejik Konsept de değişen tehdit algısını ortaya koyuyordu. Büyük çaplı ve doğrudan bir Sovyet saldırısı ihtimalinin yanında bölgesel çatışmalar, siyasi istikrarsızlıklar, etnik gerilimler ve kitle imha silahlarının yayılması gibi konular da güvenlik sorunu olarak ele alınmaya başlanmıştı.

Böylece soru yalnızca “NATO topraklarına kim saldırabilir?” olmaktan çıkıyordu.

“NATO ülkelerinin güvenliğini neler tehdit edebilir?” sorusu da ittifakın ilgi alanına giriyordu. NATO’nun birkaç yıl sonra kendi coğrafyasının dışında gerçekleştireceği operasyonların gerekçelerinden biri de bu güvenlik anlayışı olacaktı.

NATO’nun İlk Büyük Askerî Harekâtı

Soğuk Savaş’ın sona ermesi Avrupa’ya beklenen huzuru getirmedi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından kısa süre sonra bu kez Yugoslavya parçalanmaya başladı. Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanlarını Bosna-Hersek takip etti. Etnik ve dinî farklılıkların iç içe geçtiği Yugoslavya’da siyasi parçalanma kısa sürede kanlı bir savaşa dönüştü.

Bosna’da yaşanan katliamlar karşısında Birleşmiş Milletler’in aldığı tedbirler savaşı durdurmaya yetmedi. Yıllarca Sovyet ordularının Batı Avrupa’ya girmesini önlemek için hazırlanan NATO’nun önünde ise farklı bir durum vardı.

Bosna NATO üyesi değildi.

Bosna’ya yapılan bir saldırı NATO’nun 5. maddesini de ilgilendirmiyordu.

Buna rağmen NATO önce Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasına destek verdi, ardından Sırp hedeflerine yönelik hava saldırıları gerçekleştirdi. 1995 yılında gerçekleştirilen Deliberate Force Harekâtı ile NATO uçakları Bosnalı Sırp güçlerini yoğun şekilde bombaladı.

Yaklaşık yarım asır boyunca Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmak üzere hazırlanan NATO, ilk büyük askerî harekâtını Sovyetler Birliği’ne karşı değil, eski Yugoslavya topraklarında gerçekleştiriyordu. Bosna’daki müdahaleyle birlikte NATO, kuruluşundan yaklaşık yarım asır sonra ilk kez üyesi olmayan bir ülkedeki savaşa doğrudan askerî güç kullanarak müdahil olmuştu. Savaşın Dayton Anlaşması’yla sona ermesinin ardından NATO öncülüğündeki birlikler bölgede konuşlandırıldı. Bu birliklerin arasında Rus askerleri de vardı. Daha birkaç yıl önce birbirlerine karşı savaşmak için hazırlanan Amerikan ve Rus askerleri, artık Bosna’da aynı barış gücü içerisinde görev yapıyordu. Soğuk Savaş gerçekten geride kalmış gibi görünüyordu. Fakat NATO ile Rusya arasındaki ilişkiler kısa süre sonra başka bir sınavla karşılaşacaktı.

Eski Düşmanla Ortaklık

Yeni kurulan Rusya Federasyonu ilk yıllarında NATO ile doğrudan karşı karşıya gelmek yerine iş birliğine yöneldi. Rusya 1994 yılında NATO’nun Barış İçin Ortaklık programına katıldı.

27 Mayıs 1997’de Paris’te NATO ile Rusya arasında Karşılıklı İlişkiler, İş Birliği ve Güvenlik Kurucu Senedi imzalandı.

Daha birkaç yıl önce birbirlerine karşı savaşmak üzere hazırlanan NATO ve Rusya, imzaladıkları belgede artık birbirlerini hasım olarak görmediklerini ilan ediyordu. Bir zamanlar Avrupa’yı ikiye bölen askerî kamplardan biri ortadan kalkmış, diğerinin eski düşmanıyla birlikte çalışabileceği yeni bir dönem başlamıştı.

Fakat NATO aynı yıllarda doğuya doğru genişlemeye hazırlanıyordu.

Polonya, Macaristan ve Çekya NATO üyeliği yolundaydı. Moskova’nın ilerleyen yıllarda daha fazla gündeme getireceği sorunlardan biri de buydu:

Varşova Paktı dağılmış, Sovyetler Birliği ortadan kalkmış ve Rusya artık NATO’nun düşmanı olmaktan çıkmışsa, NATO neden eski Varşova Paktı ülkelerine doğru genişliyordu?

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin yaklaşımı ise farklıydı. Sovyet hâkimiyetinden yeni kurtulan bu ülkeler, yeniden Moskova’nın nüfuz alanına girme ihtimaline karşı NATO üyeliğini güvence olarak görüyorlardı.

Doğu Avrupa ülkeleri NATO üyeliğini Rusya’ya karşı bir güvenlik teminatı olarak görürken Moskova, aynı süreci NATO’nun kendi sınırlarına doğru yaklaşması şeklinde değerlendiriyordu. Bu görüş ayrılığı ilerleyen yıllarda NATO-Rusya ilişkilerinin temel sorunlarından biri hâline gelecekti.

Priştine’de Eski Günlerin Gölgesi

Bu sorunların ilk ciddi şekilde açığa çıktığı yerlerden biri Kosova oldu.

1999 yılında NATO, Yugoslavya’ya karşı hava harekâtı başlattı. Kosova’daki Arnavutlara yönelik baskı ve şiddeti durdurmak gerekçesiyle başlatılan bombardıman 78 gün sürdü.

Bosna’dan farklı olarak NATO’nun bu kez Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden açık bir askerî müdahale yetkisi bulunmuyordu.

Rusya operasyona sert biçimde karşı çıktı. Moskova, NATO’nun kendi üyelerini savunmanın ötesine geçerek üyesi olmayan ülkelerde askerî müdahalelerde bulunmasına itiraz ediyordu. NATO ülkeleri ise Kosova’da yaşananlar karşısında askerî müdahalenin gerekli olduğunu savunuyordu.

Savaşın son günlerinde yaşanan bir olay NATO ile Rus askerlerini doğrudan karşı karşıya getirdi.

11 Haziran 1999’da Bosna’da görev yapan yaklaşık 200 Rus askeri beklenmedik şekilde harekete geçti. Yüzlerce kilometre yol kat ederek NATO birliklerinden önce Priştine’deki Slatina Havalimanı’na ulaştılar.

NATO birlikleri ertesi gün bölgeye geldiğinde havalimanında Rus askerleri vardı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden sekiz yıl geçmişti. Ancak NATO ve Rus askerleri bu kez Priştine’deki bir havalimanında karşı karşıya duruyordu.

Amerikalı General Wesley Clark, Rusların havalimanındaki konumunun güçlenmesini istemiyordu. Bölgede bulunan İngiliz birliklerinin komutanı General Mike Jackson ise Rus askerleriyle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınıyordu.

Jackson’a daha sonra bu krizle özdeşleşecek şu söz atfedilecekti:

“Sizin için Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmayacağım.”

Silahlar ateşlenmedi. Görüşmeler sonucunda Rus askerlerinin Kosova’daki görevleri konusunda anlaşmaya varıldı.

Ancak Priştine’de yaşananlar, birkaç yıl önce birbirlerini hasım olarak görmediklerini ilan eden NATO ile Rusya arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kalkmadığını da göstermişti.

NATO Doğuya İlerliyor

Kosova krizinden yalnızca birkaç ay önce NATO ilk büyük doğu genişlemesini gerçekleştirmişti.

12 Mart 1999’da Polonya, Macaristan ve Çekya NATO’ya katıldı. Böylece eski Varşova Paktı üyeleri ilk kez NATO’nun bir parçası olmuştu.

2004 yılında Bulgaristan, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın yanı sıra Estonya, Letonya ve Litvanya da NATO’ya katıldı.

Son üç ülkenin durumu diğerlerinden farklıydı. Çünkü Estonya, Letonya ve Litvanya yalnızca eski Doğu Bloku ülkeleri değil, eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleriydi.

NATO böylece Baltık bölgesinde de doğrudan Rusya sınırına ulaşmıştı.

Moskova, Sovyetler Birliği’nin son döneminde Batılı yöneticilerin NATO’nun doğuya genişlemeyeceği yönünde güvenceler verdiğini savundu. Batılı ülkeler ise bu görüşmelerin esas olarak Almanya’nın birleşmesi ve eski Doğu Almanya topraklarının askerî statüsüyle ilgili olduğunu, NATO’nun gelecekte başka ülkeleri kabul etmeyeceğine ilişkin bağlayıcı bir anlaşma bulunmadığını ileri sürdü.

Bu konuda tarafların görüşleri bugün de birbirinden farklı.

Tartışmalar devam ederken NATO’nun genişlemesi de devam etti. Rusya ise ittifakın kendi sınırlarına doğru yaklaşmasını giderek daha fazla güvenlik sorunu olarak görmeye başladı.

Düşman Artık Devlet Olmak Zorunda Değildi

NATO’nun güvenlik anlayışını değiştiren bir sonraki gelişme Rusya’dan veya Avrupa’dan gelmedi.

11 Eylül 2001 sabahı kaçırılan yolcu uçaklarının New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine ve Pentagon’a çarpması üzerine NATO’nun 5. maddesi tarihinde ilk kez devreye sokuldu.

Fakat saldırıyı gerçekleştiren bir devlet değildi. El Kaide isimli bir terör örgütüydü.

NATO’nun kuruluş yıllarında öngörülen tehdit ile 2001 yılında karşı karşıya kaldığı tehdit birbirinden oldukça farklıydı. Artık ittifakın güvenliğini tehdit etmek için Avrupa sınırlarına tank yığmak gerekmiyordu. Binlerce kilometre uzakta faaliyet gösteren bir terör örgütü de ortak savunma mekanizmasının harekete geçirilmesine neden olabiliyordu. Bu yeni mücadele NATO’yu kuruluş coğrafyasından binlerce kilometre uzağa götürdü.

Kuzey Atlantik’ten Afganistan’a.

NATO 2003 yılında Afganistan’daki ISAF gücünün komutasını üstlendi.

Kuzey Atlantik’i savunmak üzere kurulan ittifak, yarım yüzyıl sonra Afganistan’da askerî operasyon yönetiyordu.

11 Eylül saldırıları Rusya ile Batı’yı da bir süreliğine birbirine yaklaştırdı. Vladimir Putin yönetimindeki Rusya, radikal örgütleri kendi güvenliği açısından da tehdit olarak görüyordu. Afganistan operasyonu sırasında ABD ve NATO ile belirli alanlarda iş birliği yapıldı.

2002 yılında NATO-Rusya Konseyi kuruldu.

Bir zamanlar birbirlerine karşı binlerce nükleer başlık bulunduran iki taraf artık terörizm, askerî güvenlik ve kriz yönetimi gibi konuları aynı masada görüşüyordu. Hatta bu dönemde Rusya’nın bir gün NATO’ya üye olup olamayacağı dahi zaman zaman tartışılıyordu.

Ancak 1990’ların başından beri devam eden sorun ortadan kalkmamıştı:

NATO’nun genişlemesi nerede duracak?

Bu soruyu yeniden gündeme getiren gelişme 2008 yılındaki Bükreş Zirvesi oldu. NATO liderleri Gürcistan ve Ukrayna’nın gelecekte ittifaka üye olacağını açıkladılar.

Her iki ülke de eski Sovyet cumhuriyetiydi. Özellikle Ukrayna’nın Rusya açısından tarihî, askerî ve jeopolitik konumu, NATO üyeliği meselesini Moskova için diğer genişlemelerden farklı bir noktaya taşıyordu.

Aynı yıl Rusya ile Gürcistan arasında savaş çıktı. Rus ordusu Gürcistan topraklarına girdi. Savaşın ardından Moskova, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıdı.

NATO ile Rusya arasındaki resmî görüşmeler bir süre askıya alındı. Ancak ilişkiler tamamen kesilmedi. 2009 yılında görüşmeler yeniden başladı. 2010’lu yılların başında NATO ile Rusya’nın bazı ortak güvenlik sorunlarında birlikte çalışabileceği düşüncesi hâlâ devam ediyordu. Asıl kopuş birkaç yıl sonra Ukrayna’da yaşanacaktı.

Kırım: Eski Düşman Geri Dönüyor

2014 yılında Ukrayna’daki siyasi kriz Rusya ile Batı arasındaki ilişkileri yeniden gerdi.

Kiev’deki yönetimin değişmesinin ardından Rus askerleri Kırım’da kontrolü ele geçirdi. Rusya’nın kontrolü altında yapılan ve Batılı ülkelerce tanınmayan referandum sonrasında Rusya Kırım’ı kendi topraklarına kattığını açıkladı. Batılı ülkeler ve NATO ise bunu ilhak olarak değerlendirdi ve tanımadı.

Aynı dönemde Ukrayna’nın doğusunda Rusya yanlısı ayrılıkçılarla Kiev yönetimi arasında çatışmalar başladı.

NATO, Rusya’yla yürüttüğü pratik sivil ve askerî iş birliğini askıya aldı.

Doğu Avrupa yeniden NATO’nun askerî planlamasında öne çıkmaya başladı. Polonya ve Baltık ülkelerindeki NATO varlığı güçlendirilirken tatbikatların sayısı arttı. Rusya da kendi batı sınırlarındaki askerî kapasitesini artırdı.

1997 yılında birbirlerini hasım olarak görmediklerini ilan eden NATO ve Rusya, yaklaşık yirmi yıl sonra yeniden birbirlerine karşı askerî tedbirler alıyordu.

Afganistan’dan Çekiliş

NATO bütün bunlar yaşanırken tarihinin en uzun askerî operasyonunun da sonuna yaklaşıyordu.

Afganistan’da Taliban yönetimi devrilmiş ancak ülkeye kalıcı bir istikrar getirilememişti. Yıllar süren askerî operasyonlara, milyarlarca dolarlık harcamalara ve Afgan güvenlik güçlerini eğitmek için yürütülen programlara rağmen Taliban tamamen ortadan kaldırılamadı.

2021 yılında ABD’nin çekilme kararıyla NATO birlikleri de Afganistan’dan ayrıldı.

NATO birliklerinin çekilmesinden kısa süre sonra Taliban yeniden Kabil’e girdi.

Yirmi yıl önce Taliban’ın devrilmesiyle başlayan dönem, Taliban’ın yeniden Afganistan yönetimini ele geçirmesiyle sona eriyordu.

Bu gelişme, NATO’nun kendi sınırlarının dışında yürüttüğü uzun süreli operasyonların ne ölçüde başarılı olduğu tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Fakat kısa süre sonra NATO’nun gündeminin merkezine yeniden Avrupa ve Rusya yerleşecekti.

III. Dünya Savaşı Çanları

24 Şubat 2022 sabahı Rus birlikleri Ukrayna’ya geniş çaplı bir saldırı başlattı.

Ukrayna NATO üyesi olmadığı için 5. madde devreye sokulmadı ve NATO savaşa doğrudan askerî taraf olarak katılmadı. Buna karşılık NATO ülkeleri Ukrayna’ya silah, eğitim, istihbarat ve mali destek sağladı. İttifakın Doğu Avrupa’daki askerî varlığı da artırıldı.

Aynı yıl kabul edilen NATO Stratejik Konsepti’nde Rusya artık ortak veya potansiyel ortak olarak tanımlanmıyordu. Rusya, NATO üyelerinin güvenliği açısından “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak görülüyordu.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla NATO’nun karşısındaki temel tehdit ortadan kalkmıştı. Otuz yıl sonra Rusya, farklı bir siyasi sistem altında yeniden NATO’nun temel tehdit tanımının merkezine yerleşmişti.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının başka bir sonucu daha oldu.

Uzun yıllar askerî tarafsızlık politikası izleyen Finlandiya ve İsveç NATO üyeliğine başvurdu. Finlandiya 2023’te, İsveç ise 2024’te ittifaka katıldı.

1949 yılında 12 ülkeyle kurulan NATO’nun üye sayısı 32’ye ulaşmıştı.

Düşmanı Olmayan İttifaktan Eski Düşmana

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki otuz yılı yalnızca NATO ile Rusya arasındaki mücadele üzerinden değerlendirmek yeterli olmayacaktır.

Bu dönemde NATO’nun görev alanı da genişledi.

Sovyet ordularının Batı Avrupa’ya yönelik muhtemel saldırısını caydırmak üzere kurulan ittifak, Balkanlar’daki savaşlara müdahale etti. Terörizmi ortak savunmanın konusu hâline getirdi. Afganistan’da uzun süreli bir askerî operasyon yürüttü. Libya’da hava harekâtına katıldı. Siber saldırılar, enerji güvenliği ve hibrit tehditler gibi yeni konular NATO’nun güvenlik anlayışına dâhil edildi.

Aynı dönemde Rusya ile ilişki kurmanın yolları da arandı. Rus askerleri NATO ülkelerinin askerleriyle Bosna ve Kosova’da aynı barış gücü içerisinde görev yaptı. NATO-Rusya Konseyi kuruldu. Terörizm ve başka güvenlik sorunları konusunda ortak çalışmalar yürütüldü.

Fakat NATO’nun doğuya doğru genişlemesiyle Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasına ilişkin güvenlik anlayışı giderek daha fazla karşı karşıya geldi.

Doğu Avrupa ülkeleri NATO üyeliğini Rusya’ya karşı güvence olarak görüyordu. Rusya ise aynı genişlemeyi kendi güvenliğine yönelik bir sorun olarak değerlendiriyordu.

Bu nedenle Soğuk Savaş sonrasında yaşananları yalnızca “düşmanını kaybeden NATO’nun kendisine yeni görevler bulması” şeklinde açıklamak yeterli görünmüyor. Ancak NATO’nun görev alanının ve coğrafi sınırlarının genişlemesinin Rusya’nın Batı’ya yönelik güvenlik kaygılarındaki payını görmezden gelmek de aynı ölçüde eksik bir değerlendirme olacaktır.

NATO genişledikçe Moskova’nın itirazları arttı. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’daki askerî müdahaleleri ise Doğu Avrupa ülkelerinin NATO üyeliğini istemek için ileri sürdükleri Rusya tehdidi gerekçesini güçlendirdi.

Bu noktadan sonra hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğu sorusunun cevabı meseleye hangi taraftan bakıldığına göre değişmeye başladı.

1991 yılında Kremlin’deki Sovyet bayrağı indirilirken NATO’nun karşısındaki büyük düşmanın ortadan kalktığı düşünülüyordu.

Aradan otuz yılı aşkın süre geçti.

NATO doğuya doğru genişledi. Rusya yeniden Batı’yı kendi güvenliği açısından tehdit olarak görmeye başladı. NATO ise Rusya’yı üyelerinin güvenliğine yönelik “en önemli ve doğrudan tehdit” olarak tanımladı.

Düşmanı ortadan kalkan ittifak ile eski düşmanının mirasçısı, otuz yıl sonra yeniden karşı karşıya gelmişti.