Mahkeme Kararıyla Muhalefet Etmek: Mutlak Butlan ve CHP Krizi

Bir ülkenin ana muhalefet partisinin liderliğini delegeler mi belirler, mahkemeler mi? Bu soru, normalde demokrasi tartışmalarının en temel düzeyinde çoktan cevaplanmış olması gereken bir soru.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 4-5 Kasım 2023’te yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı hakkında “mutlak butlan” kararı verdi. 21 Mayıs 2026’da CHP hakkında verilen mutlak butlan kararı, Türkiye’de bu sorunun hâlâ cevaplanamadığını gösteriyor.

Karara istinaden, Özgür Özel ve yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırıldı, Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralmasına hükmedildi. Polis, CHP Genel Merkezi’ni tahliye etti. Bir siyasi partinin iç işleyişine mahkeme eliyle bu denli doğrudan müdahale, Türkiye’nin demokratik standartlarının ne noktada olduğunu gösteren çarpıcı bir fotoğraf.

Yargı Bağımsızlığı Nerede Başlar?

Meselenin hukuki ve teknik boyutlarını bir kenara koyalım. Zira üzerinde düşünmemiz gereken başka bir şey var. Bir demokraside yargı, siyasi partilerin kimin tarafından yönetileceğine karar verebilir mi?

Avrupa demokrasilerinde bu sorunun cevabı nettir. Parti içi seçimler delegelerin iradesiyle belirleniyor. Yargı ancak usule ilişkin açık ihlallerde devreye giriyor, onu da son derece sınırlı bir çerçevede yapıyor.

Gelgelelim Türkiye’de yargı bağımsızlığı zaten uzun süredir tartışma konusu. World Justice Project’in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada. Devlet gücünün denetlenmesi kategorisinde 136., temel haklar kategorisinde 134. sırada. Rusya’nın hemen bir basamak üstünde. Bu tablo içinde yargının siyasi partilere müdahale etmesi sürpriz olmaktan çıkıyor.

Demokrasiler Nasıl Ölür?

Harvard siyaset bilimcileri Steven Levitsky ve Daniel Ziblatt, 2018’de yayımlanan ve 30’dan fazla dile çevrilen “Demokrasiler Nasıl Ölür?” (How Democracies Die) kitabıyla büyük yankı uyandırmışlardı. NPR’da yayımlanan söyleşilerinde tezlerini özetle şöyle ifade ediyorlardı: Modern demokrasiler artık tanklar ve darbelerle yıkılmıyor. İçeriden, seçilmiş liderler eliyle ve hukuki görünümlü araçlar kullanılarak aşındırılıyor. Mahkemeler, seçim kurulları, anayasa değişiklikleri, bütün bu kurumsal mekanizmalar birer birer iktidarın vesayetine alındığında, demokrasi kağıt üzerinde devam ediyor ama fiilen çökmüş oluyor.

İlginç olan şu ki yazarlar, demokratik gerileme yaşayan ülkeler arasında Türkiye’yi de bizzat anıyorlar. Harvard ReVista’daki kitap değerlendirmesinde aktarılan ifade oldukça çarpıcı: “Gerileme yaşayan ülkeler manşetleri kapar ve dikkatimizi çeker; ama her Macaristan, Türkiye ve Venezuela’nın karşısında bir Kolombiya, Sri Lanka veya Tunus vardır.” Türkiye, bu çerçevede “istisnai bir vaka” olarak değil, karşılaştırmalı siyaset biliminin tanıdığı bir demokratik aşınma örüntüsünün parçası olarak değerlendiriliyor.

CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı, bu tezin ders kitaplarına girecek cinsten bir örneği. Ortada bir darbe yok, tank yok. Bir mahkeme kararı var, resmi mühür taşıyan evraklar var, kanun maddeleri var. Her şey hukuki prosedüre uygun görünüyor. Fakat sonuç, bir ülkenin ana muhalefet partisinin liderliğinin mahkeme eliyle değiştirilmesi. Levitsky ve Ziblatt’ın tarif ettiği “meşruiyet kılıfı” işte tam olarak bu.

Avrupa’nın yakın tarihinde benzer örnekleri görmek mümkün. Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi iktidarı döneminde mahkemelerin kontrolü ele geçirildi, muhalifler hedef alındı. Macaristan’da Viktor Orban, yargıyı ve medyayı kendi kontrolüne alarak muhalefeti işlevsizleştirdi. Her iki ülkede de AB’nin tepkisi gecikmeli ve yetersiz kaldı. Türkiye’deki tablo bu örneklerle akrabalık taşıyor ve üstelik daha ileri bir aşamada.

Direniş Bir Kazanımdır

Karar sonrasında gelişen tepkiler de dikkat çekici. Muhalefet partileri arasında bu konuda ender görülen bir görüş birliği oluştu. Sokakta protesto eden yurttaşlar var. Siyasi çizgisi ne olursa olsun, yargının siyaseti biçimlendirmesine itiraz eden sesler yükseliyor. Siyasi partilerin kimin tarafından yönetileceğine mahkemelerin değil, delegelerin karar vermesi gerektiğine dair Türkiye’de partiler üstü bir ilkenin savunulduğu çok sık görülen bir durum değildir.

Bu tepkinin kendisi elbette bir kazanım. Zira kanıksama, herhangi bir hukuk ihlalinden daha tehlikeli. Toplum sessiz kaldığında, her yeni müdahale bir öncekinin normalleştirilmesi üzerine inşa ediliyor. Bunun en acı örneğini KHK sürecinde yaşadık. 125 bin kamu görevlisi bir gecede ihraç edildi, pasaportlarına el konuldu, banka hesapları donduruldu, aileleriyle birlikte milyonlarca insan “sivil ölüme” mahkum edildi. Akademisyenler, öğretmenler, hakimler, subaylar, polisler, doktorlar. Toplumun hemen her kesiminden insanlar. Ve toplumun geri kalanı ne yaptı? Neredeyse hiçbir şey. “Benim sorunum değil” diyenler, “Bir bildikleri vardır” diye geçiştirenler, korkunun ve konforun arkasına sığınanlar. İşte o sessizlik, bugün ana muhalefet partisinin yönetiminin mahkeme kararıyla değiştirilmesine giden yolun taşlarını döşedi. KHK’lara ses çıkarmayan bir topluma, kurultay iptalini dayatmak çok daha kolay. Normalleşme zinciri böyle işliyor. Her sessiz kalınan halka, bir sonrakini mümkün kılıyor.

Avrupa’daki kurumların bu gelişmeleri yakından izlediğinden emin olabiliriz. AB’nin Türkiye değerlendirmelerinde yargı bağımsızlığı her zaman kritik bir kalem olmuştur. Almanya’daki siyasi vakıflar, insan hakları kuruluşları ve medya bu tür kararları raporlarına alıyor. Türkiye’den yükselen itiraz sesleri, uluslararası kamuoyunda karşılık buluyor. Bu yakından izlemelerin, itirazların ve raporlaştırmaların pratikte bir işe yarayıp yaramadığı ise ayrı bir konu.

Meşruiyet Kılıfının Ötesine Bakmak

Levitsky ve Ziblatt, demokrasileri koruyan şeyin, yalnızca anayasalar ve yasalar değil, toplumun o yasaları nasıl savunduğu ile ilgili olduğunun da altını çiziyor. Yazılı kurallar her zaman manipüle edilebilir. Manipüle edilemeyecek olan, toplumun demokratik refleksleridir. Bir mahkeme kararıyla ana muhalefet partisinin yönetimi değiştirilebilir. Fakat o karara itiraz eden milyonların hafızası silinemez.

Sadece mutlak butlan ya da sadece KHK hukuksuzluğu gündemi değil, bugün Türkiye’de yaşanan pek çok mesele, demokrasinin “meşruiyet kılıfıyla” aşındırılması sürecinin görünür halkalarını oluşturmaktadır. Bu halkayı ancak adaletsizliği kanıksamamayı seçen toplumun kendisi kırabilir. Ne bir mahkemenin kararından ne de bir hükümet açıklamasından medet umma noktasını çoktan aştı Türkiye.

CHP Genel Merkezi’nin polis eşliğinde tahliye edildiği saatlerde, binanın önünde bekleyen yurttaşların elinde ne silah vardı ne bayrak. Sadece orada duruyorlardı. O duruş, belki de bu krizin aşılması için atılacak ilk ve en önemli adımdı. Umalım ki gereken adımların atılması için geç kalınmış olmasın.