Ana SayfaGüvenlikOnlar Kazandı, Herkes Kaybetti

Onlar Kazandı, Herkes Kaybetti

Modern savaşlarda güçlü taraf bile kesin bir zafer kazanamıyor. ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı da hedeflerine ulaşamadan ne savaş ne barış hâline sıkıştı; her taraf kendini kazanan ilan edecek, kaybeden ise halklar olacak.

Tarihte hiçbir savaşın kaybedeni, savaşı kaybettiğini kabul etmek istememiştir. Devlet yöneticileri veya komutanlar bunu onur kırıcı bir durum olarak görürler. Çoğu zaman da böyle görmeleri beklenir. Ancak devlet yöneticilerinin halklarına karşı daha fazla sorumluluk taşıdığı son iki yüzyıllık dönemde, savaş girişimlerinin azalması gerektiği düşünülebilir. Ne var ki tablo beklenildiği gibi olumlu yönde gelişmemiştir. Aksine, gelişen teknoloji ve artan nüfus da hesaba katıldığında, savaşlardan olumsuz etkilenen insanların sayısı geçmiş yüzyıllardaki kayıpları aşmıştır.

Savaş, çatışma, operasyon ve saldırı gibi kulağa sert gelen kavramlar, son yıllarda ne yazık ki giderek daha fazla kanıksanmıştır. Dünyanın birçok bölgesinde uzun süredir devam eden savaşlar ve çatışmalar bulunmaktadır. Bunlara zaman zaman yenileri eklenirken bazıları sona ermektedir. Ayrıca her an çatışmaya hazır birçok devletin varlığı düşünüldüğünde, insanlığın adeta diken üstünde yaşadığını söylemek abartı olmayacaktır. Geçmişte yaşanan savaşlar çoğunlukla belirli bölgelerle sınırlı kalırken, günümüzde en küçük bir gerilim bile küresel etkiler yaratabilmektedir.

Son yıllarda yaşanan Rusya-Ukrayna ve İsrail-Hamas çatışmaları, modern savaşların doğasını açıkça ortaya koymaktadır. Bir devlet ne kadar güçlü olursa olsun, karşı taraf mağlubiyeti resmen kabul etmedikçe kesin bir zafer elde etmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Bu gerçek, savaşların artık çözüm olmaktan uzaklaştığını göstermektedir. Nitekim son savaşlar, kâğıt üzerinde büyük güç farkları bulunsa bile direniş sürdükçe, bir devleti tamamen diz çöktürmenin son derece zor olduğunu kanıtlamıştır.

En yakın örnek İran’da yaşananlar. ABD ve İsrail, yıllardır hazırlandıkları savaş için askerî ve ekonomik güç hazırlıkları başta olmak üzere İran’a karşı gereken birçok hazırlığı tamamlamıştı. İstihbarat ve yerel destekleri de çok güçlü kullandıklarını, savaşın hemen başında tüm dünyaya göstermişlerdi. Hatta savaşın ilk günü, dinî lider Ali Hamaney başta olmak üzere İran yönetiminin en önemli isimlerinden birçoğunu öldürdüler. İran hava sahasının tüm kontrolünü de ele geçirmelerine rağmen, savaş sona ermedi. 8 Nisan 2026’da Pakistan arabuluculuğuyla ilan edilen ateşkes defalarca ihlal edildi, Haziran’da imzalanan İslamabad Mutabakatı ise Temmuz’da çöktü. Ekim 2026 itibarıyla ABD, Eylül başından bu yana İran topraklarını vurmasa da İran limanlarına uyguladığı ablukayı ve yaptırımları sürdürüyor. Müzakereler ise tıkanmış durumda. Geldiğimiz noktada ABD, İran’ın nükleer kapasitesini geriletme ve askerî gücünü büyük ölçüde zayıflatma dışında, hedeflerine tam olarak ulaşabilmiş değil. ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, İran’daki rejimin değiştirilmesi ve doğal kaynakların paylaşılması da dâhil olmak üzere başka hedefler de vardı.

İran rejimi, halkının bile çoğunluğu tarafından istenmemesine rağmen, bu şekilde savaş yoluyla düşürülemeyeceğini kanıtlamış oldu. Ali Hamaney’in ölümünün ardından oğlu Mücteba Hamaney’in dinî lider olması da bunu gösteriyor. Çünkü rejim, yönetim kadrolarını oluştururken “İran = rejim” anlayışı ile devletleşmişti. Gelinen noktada ABD ve İsrail’in saldırıları, rejimi daha meşru ve dokunulamaz hâle getirmiş gibi görünmektedir.

Bu yazı ilk kez kaleme alındığında savaşın nisan ayı sonlarında, olası bir kara harekâtı olmadan biteceği öngörülüyordu. Aylar sonra hâlâ ne savaş ne barış hâli sürüyor. Savaş hangi biçimde sona ererse ersin, savaşa müdahil ülkelerin ve yöneticilerin kendilerini kazanan ilan edeceğini tahmin etmek zor değildir. Sonuçta yine hiçbir amaca hizmet etmeyen, masum insanların ölümleri ve ekonomik zorluklardan başka sonucu olmayan bir savaş daha geride kalmış olacaktır. Savaşın tarafları açısından bakıldığında hem ABD ve İsrail hem de İran yöneticileri ülkelerinin kamuoyunda zor dönemler yaşamaktadır. 

Öne çıkan bir yaklaşıma göre savaşın başlama nedeni, liderlerin savaş yoluyla milliyetçi duyguları harekete geçirerek kendilerine yönelmesi muhtemel tepkileri tamamen ya da geçici olarak durdurmaktır. Bu taktiğin yıllarca Türkiye ve benzeri ülkelerde işe yaradığı görülmüştür. Hükümetlerin icraatlarının veya liderlerin faaliyetlerinin sorgulanmaya başladığı dönemlerde birden ortaya çıkan sınır ötesi harekâtlar ve büyük çaplı operasyonlar bunun en önemli göstergelerindendir.

Geldiğimiz noktada, ülkesini koruması ve muhtemel saldırıları mümkünse diplomatik yollarla bertaraf etmesi beklenen liderlerin, menfaatleri uğruna ülkelerini, askerlerini ve vatandaşlarını tehlikeye atmaları büyük bir paradokstur. Nitekim düşmanlarına karşı fazla kibar olmakla suçlanan Abraham Lincoln’ün şu sözü, savaş ve diplomasi arasındaki farkı çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: “Düşmanlarımı dostum yaptığımda, onları yok etmiş olmuyor muyum?”

Ayda bir · ücretsiz

Ayın Pusulası

Ayda bir, Avrupa’nın güvenlik ve göç gündeminden 5 madde ve ayın PUGAT yazıları e-postanızda.

Bülten kaydı yakında açılıyor.

Sıradaki okuma

PUGAT nedir? Avrupa’dan güvenlik, göç ve toplum üzerine Türkçe, Almanca ve İngilizce bağımsız analizler yayımlayan, kâr amacı gütmeyen bir topluluk.

Ana sayfaya git
RELATED ARTICLES