NATO–Türkiye İlişkilerinin Dünü ve Bugünü
1950 yılının sonlarında Kore’de savaş yalnızca cephede devam etmiyordu. Kuzey Kore ve Çin kuvvetlerinin eline geçen binlerce Birleşmiş Milletler askeri, esir kamplarında başka bir mücadelenin içindeydi.
Amerikalılar, İngilizler, Türkler ve farklı ülkelerden askerler aynı kamplarda tutuluyordu. Açlık, hastalık, ağır yaşam koşulları ve esirlerin direncini kırmaya yönelik uygulamalar kamplardaki hayatın bir parçasıydı. Ancak Türk esirlerin bulunduğu gruplarda farklı bir durum gözleniyordu.
Türk askerleri esir düştükten sonra da kendi aralarındaki askerî düzeni büyük ölçüde korumaya çalışmışlardı. Rütbe ve emir-komuta ilişkisi tamamen ortadan kalkmamış, yiyeceklerin paylaşılmasından hastaların bakımına kadar birçok iş birlikte yürütülmüştü. Daha güçlü olanların zayıf durumda bulunanlara yardım etmesi, eldeki yiyeceğin paylaşılması ve grubun birlikte hareket etmesi esaret şartlarında da devam etmişti.
Savaşın ardından Birleşmiş Milletler askerlerinin esaret dönemlerini inceleyen çalışmalarda Türk askerlerinin bu özelliği ayrıca ele alınacaktı. Esaret altında dahi grup bütünlüğünü ve askerî disiplini korumaları, Türk birliklerini diğer bazı esir gruplarından ayıran özelliklerden biri olarak gösterilecekti.
Kore’de savaşan Türk askerleri yalnızca hayatta kalmaya çalışmıyordu. Türkiye de kendisine Batı dünyasında yeni bir yer açmaya çalışıyordu.
Kore Yarımadası Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaydı. Türkiye’nin Kuzey Kore ile bir sınır sorunu olmadığı gibi Kore’de doğrudan savunması gereken bir toprağı da yoktu. Buna rağmen Ankara yaklaşık 5.000 kişilik bir tugayı savaşa gönderdi.
Çünkü Türkiye’nin asıl güvenlik sorunu Kore’de değil, kendi kuzeyindeydi.
Ve Türkiye, Batı güvenlik sisteminde yer edinebilmek için Doğu’da kendini göstermek durumunda kalmıştı.
Sovyetler Birliği’nin Yanı Başında
II. Dünya Savaşı sona erdiğinde Türkiye’nin kuzeyinde yaklaşık 22 milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya hükmeden Sovyetler Birliği bulunuyordu. Moskova’nın Boğazlar ve Türkiye’nin doğu sınırlarıyla ilgili talepleri Ankara’nın savaş sonrası güvenlik politikasını belirleyen başlıca konulardan biri oldu.
Türkiye önce Truman Doktrini kapsamında Amerikan desteği aldı. Ardından Marshall Planı’na dâhil edildi. Ancak 1949’da NATO kurulduğunda Türkiye ittifakın dışında kalmıştı.
Ankara’nın NATO’ya girmek için yaptığı ilk girişimler de beklenen sonucu vermedi.
1950’de başlayan Kore Savaşı Türkiye açısından bu nedenle yalnızca uzak bir coğrafyada başlayan yeni bir savaş değildi. Birleşmiş Milletlerin çağrısının ardından Kore’ye asker gönderme kararı alındı. Türk Tugayı Kunuri başta olmak üzere ağır çatışmalara katıldı ve önemli kayıplar verdi.
Kore’de gösterilen askerî performans Türkiye’nin üyelik arayışında elini güçlendirdi. Fakat NATO’nun Türkiye’ye ilgisini yalnızca Kore’deki Türk askerlerinin başarısıyla açıklamak yeterli değildi.
Türkiye’nin büyük bir kara ordusu vardı. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan Boğazları kontrol ediyor, Sovyetler Birliği ile doğrudan sınırı bulunuyor ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında yer alıyordu. NATO açısından bakıldığında Türkiye, Sovyetler Birliği’nin güneyinde oldukça geniş bir askerî alan açıyordu.
Türkiye açısından ise NATO, Sovyetler Birliği karşısında tek başına kalmamanın yolu olarak görülüyordu.
18 Şubat 1952’de Türkiye, Yunanistan’la birlikte NATO’ya katıldı. NATO’nun kendi tarih kayıtlarında da Türkiye’nin güçlü kara kuvvetleri, üs imkânları ve Sovyetler Birliği’nin güneyindeki coğrafi konumu üyeliğin başlıca askerî kazanımları arasında gösterilmektedir.
Üyeliğin ardından Türk ordusu NATO’nun askerî yapısına dâhil edilmeye başlandı. İzmir’de NATO’nun Güneydoğu Avrupa Kara Kuvvetleri Karargâhı kuruldu. ABD’den gelen askerî yardımlar arttı; silah, haberleşme ve eğitim sistemleri NATO standartlarına göre yeniden düzenlendi.
Türkiye aradığı güvenlik ittifakına girmişti. ABD ve NATO ise Sovyetler Birliği’nin güneyinde büyük bir orduya, askerî tesislere ve oldukça önemli bir coğrafyaya sahip yeni bir müttefik kazanmıştı.
Ancak Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne bu kadar yakın olması, NATO üyeliğinin sağladığı güvenliğin yanında başka bir sonuç daha doğuracaktı.
Türkiye’deki Füzeler Pazarlık Masasında
Soğuk Savaş’ın nükleer silahlanma yarışı kısa süre içerisinde Türkiye’ye ulaştı. ABD’nin Sovyetler Birliği’ni vurabilecek Jüpiter orta menzilli balistik füzeleri Türkiye’ye yerleştirildi. Nükleer başlık taşıyabilen bu füzeler, Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturulan nükleer caydırıcılığın önemli parçalarından biriydi.
Ancak 1962 yılında roller değişti.
Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirdiğinin ortaya çıkması üzerine ABD ile Sovyetler Birliği savaşın eşiğine geldi. Washington kendi kıyılarına yaklaşık 150 kilometre mesafede Sovyet nükleer füzelerinin bulunmasını kabul etmek istemiyordu.
Moskova ise Washington’a Türkiye’yi hatırlatıyordu.
ABD’nin Sovyetler Birliği’nin hemen yanı başındaki Türkiye’ye yerleştirdiği Jüpiter füzeleri ile Sovyetlerin Küba’ya yerleştirdiği füzeler artık aynı krizin parçalarıydı.
ABD yönetimi Küba’daki Sovyet füzeleriyle Türkiye’deki Jüpiterlerin kamuoyu önünde doğrudan takas edilmesini kabul etmedi. Ancak Washington ile Moskova arasında yürütülen gizli görüşmelerde Türkiye’deki Jüpiterlerin daha sonra kaldırılması konusunda anlaşmaya varıldı.
Küba’daki Sovyet füzeleri söküldü.
Birkaç ay sonra Türkiye’deki Jüpiterler de kaldırıldı.
Türkiye’nin NATO’ya girmesinin üzerinden henüz on yıl geçmişti. Sovyetler Birliği’ne karşı güvenlik sağlamak amacıyla katıldığı ittifakın nükleer silahları Türkiye’ye yerleştirilmiş, ardından iki süper güç arasında yürütülen gizli pazarlığın konusu olmuştu.
NATO üyeliğinin Türkiye açısından sınırlarının daha açık biçimde görülmesi ise iki yıl sonra Kıbrıs meselesinde yaşanacaktı.
Johnson Mektubu
1963’ten itibaren Kıbrıs’taki Türk ve Rum toplumları arasındaki çatışmaların artması üzerine Ankara adaya askerî müdahale seçeneğini değerlendirmeye başladı.
5 Haziran 1964’te ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup gönderdi.
Mektubun içeriği Türkiye açısından oldukça ağırdı.
Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a tek taraflı müdahalesinin Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı harekete geçmesine yol açabileceğini belirtiyor, böyle bir durumda NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunma yükümlülüğünün nasıl işleyeceği konusunda Ankara’nın beklediği güvenceyi vermiyordu. ABD tarafından sağlanan askerî malzemenin Washington’ın onayı olmadan Kıbrıs’ta kullanılmasına da karşı çıkılıyordu.
Türkiye’nin NATO’ya girmesinin en önemli nedenlerinden biri Sovyetler Birliği’nden gelebilecek bir saldırıya karşı kolektif savunma güvencesiydi. Johnson’ın mektubu ise Türkiye’nin kendi politikaları nedeniyle Sovyetler Birliği ile karşı karşıya gelmesi durumunda bu güvencenin nasıl işleyeceği konusunda ciddi bir soru işareti oluşturmuştu.
İnönü daha sonra ABD’ye giderek Johnson ile görüştü. Kriz bir süreliğine yumuşadı fakat Kıbrıs sorunu ortadan kalkmadı.
On yıl sonra Türkiye adaya gerçekten asker gönderecekti.
Kıbrıs Harekâtı ve Silah Ambargosu
1974 yılında Kıbrıs’ta Yunanistan’daki askerî cuntanın desteklediği darbenin ardından Türkiye adaya askerî harekât düzenledi.
Ortaya çıkan durum NATO açısından da oldukça sıra dışıydı. Türkiye ve Yunanistan’ın ikisi de NATO üyesiydi. Sovyetler Birliği’ne karşı aynı savunma planlarının içerisinde bulunan iki ülke, Kıbrıs nedeniyle savaşın eşiğine kadar gelmişti.
Türkiye’nin harekâtından sonra ABD Kongresi 1975’te Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladı.
Ankara da Türkiye’deki Amerikan askerî tesislerinin faaliyetlerini sınırlandırarak karşılık verdi. İncirlik, NATO yükümlülükleri kapsamında farklı bir statüde tutulurken diğer bazı Amerikan tesisleri Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolüne geçti.
Kore Savaşı’nda Batı’yla birlikte savaşarak NATO üyeliğinin yolunu açan Türkiye, yaklaşık çeyrek asır sonra aynı ittifakın en güçlü üyesinden silah alamıyordu.
Buna rağmen ne Türkiye NATO’dan ayrıldı ne de ABD ile askerî ilişkiler tamamen koptu.
Ambargo 1978’de kaldırıldı ve ilişkiler zamanla yeniden toparlandı.
Çünkü bütün anlaşmazlıklara rağmen haritada değişen pek bir şey yoktu.
Sovyetler Birliği hâlâ Türkiye’nin kuzeyindeydi.
Soğuk Savaş’ın Son Yılları
1979 yılı Türkiye’nin çevresindeki dengeleri yeniden değiştirdi. İran’daki Şah yönetimi devrildi. Aynı yıl Sovyet ordusu Afganistan’a girdi.
NATO’nun güneydoğu kanadında bulunan Türkiye’nin coğrafi konumu bir kez daha önem kazanmıştı.
12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra Türkiye’nin Batılı ülkelerle ilişkilerinde demokrasi ve insan hakları üzerinden sorunlar yaşansa da NATO içerisindeki askerî ilişkiler devam etti.
Aynı dönemde Yunanistan’ın NATO’nun askerî komuta yapısına dönüşü gündeme geldi. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından NATO’nun entegre askerî komuta yapısından ayrılmıştı. 1980’de yeniden dönmek istediğinde Türkiye başlangıçta buna itiraz etti. Yapılan görüşmelerin ardından Ankara itirazını kaldırdı ve Yunanistan yeniden askerî komuta yapısına döndü.
Ancak Ege ve Kıbrıs’taki sorunlar çözülmedi.
Türkiye ile Yunanistan sonraki yıllarda da zaman zaman karşı karşıya geldi. NATO üyeliği iki ülkenin birbirleriyle yaşadığı sorunları ortadan kaldırmaya yetmedi.
1991 yılında ise bütün bu ittifakın kuruluş gerekçesini oluşturan en önemli unsur ortadan kalktı.
Sovyetler Birliği dağıldı.
Sovyetler Birliği Yok, Türkiye NATO’da
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasının en önemli gerekçelerinden biri olan Sovyet tehdidi sona ermişti.
Fakat Türkiye NATO’dan ayrılmadı.
Çünkü Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle NATO da kendisine yeni faaliyet alanları bulmaya başlamıştı. 1990’lı yıllarda Balkanlar’daki savaşlar ittifakı Bosna ve Kosova’ya taşıdı. Türkiye de bu operasyonlara asker gönderdi.
11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ise NATO tarihinde ilk defa 5. madde işletildi. Ardından ittifakın faaliyet alanı Afganistan’a kadar uzandı.
Türkiye Afganistan’daki ISAF gücüne katıldı ve farklı dönemlerde komuta sorumluluğu üstlendi.
1950’de Kore’ye Birleşmiş Milletler bayrağı altında gönderilen Türk askerleri, yarım asır sonra Afganistan’da NATO kapsamında görev yapıyordu.
Fakat Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması Türkiye ile Batılı müttefikleri arasındaki sorunları ortadan kaldırmamıştı.
Bu kez anlaşmazlıkların adresi Türkiye’nin güneyiydi.
1 Mart Tezkeresi ve Irak Savaşı
2003 yılında ABD, Saddam Hüseyin yönetimini devirmek amacıyla Irak’a girmeye hazırlanıyordu.
Washington’un planlarından biri Amerikan birliklerinin Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a girmesiydi. Bunun için TBMM’nin onayı gerekiyordu.
1 Mart 2003’te yapılan oylamada tezkere gerekli kabul oyuna ulaşamadı.
Amerikan birlikleri Türkiye üzerinden Irak’a giremedi.
Bu karar Ankara ile Washington arasındaki ilişkileri ciddi biçimde gerdi. Ancak Irak Savaşı NATO’nun ortak harekâtı değildi. NATO üyeleri de savaş konusunda kendi aralarında aynı görüşte değildi.
İşin ilginç tarafı, Türkiye Amerikan askerlerinin kendi toprakları üzerinden Irak’a geçmesine izin vermezken Irak’tan gelebilecek bir saldırıya karşı NATO’dan yardım istemişti.
Türkiye, NATO Antlaşması’nın 4. maddesi kapsamında müttefiklerini toplantıya çağırdı.
Talep NATO içerisinde tartışmaya neden oldu. Fransa, Almanya ve Belçika erken askerî hazırlıkların savaşı teşvik edeceğini düşünerek ilk aşamada karşı çıktı. Sonunda Türkiye’nin savunmasına yönelik tedbirler kabul edildi. AWACS erken uyarı uçakları ve Patriot hava savunma sistemleri Türkiye’ye gönderildi.
Türkiye ile ABD Irak’ın işgali konusunda farklı düşünüyordu.
Fakat Irak’tan Türkiye’ye gelebilecek saldırıya karşı NATO’nun askerî imkânları yine Türkiye’deydi.
Benzer bir durum yaklaşık on yıl sonra Suriye sınırında yaşanacaktı.
Suriye Savaşı Türkiye Sınırında
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı kısa süre içerisinde Türkiye sınırına ulaştı.
22 Haziran 2012’de Türk Hava Kuvvetlerine ait RF-4E keşif uçağı Suriye tarafından düşürüldü. Türkiye NATO Antlaşması’nın 4. maddesi kapsamında müttefiklerini toplantıya çağırdı.
Birkaç ay sonra Suriye’den atılan top mermileri Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine düştü ve beş Türk vatandaşı hayatını kaybetti.
Türkiye yeniden NATO’yu toplantıya çağırdı.
Ankara’nın talebi üzerine NATO ülkelerine ait Patriot hava savunma sistemleri Türkiye’ye konuşlandırıldı.
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılırken Sovyetler Birliği’ne karşı aradığı kolektif güvenlik sistemi altmış yıl sonra Suriye sınırındaki tehdit nedeniyle kullanılıyordu.
Ancak Suriye savaşı ilerledikçe Türkiye ile özellikle ABD’nin tehdit olarak gördüğü gruplar birbirinden ayrılmaya başladı.
PKK–YPG Tartışması
IŞİD’in Suriye ve Irak’ta geniş alanları kontrol etmesinin ardından ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan YPG ve daha sonra Suriye Demokratik Güçleriyle iş birliği yapmaya başladı.
Türkiye ise YPG’yi PKK’nın Suriye’deki uzantısı olarak kabul ediyordu.
ABD, YPG/SDF ile ilişkisini IŞİD’e karşı yürütülen mücadele kapsamında değerlendirirken Ankara, verilen silahların ve askerî desteğin kendi güvenliğine tehdit oluşturduğunu savunuyordu.
Böylece iki NATO müttefikinin Suriye’deki öncelikleri birbirinden ayrıldı.
Türkiye için sınırındaki PKK/YPG varlığı öncelikli güvenlik sorunlarından biriydi. ABD için ise SDF, IŞİD’le mücadelede sahada birlikte hareket ettiği güçtü.
NATO üyeliği, iki ülkenin bu konuda ortak bir politika izlemesini sağlamadı.
Aksine Suriye’deki anlaşmazlığa kısa süre sonra başka bir askerî sorun eklendi.
S-400 ve F-35 Krizi
Türkiye uzun süredir hava savunma sistemi arayışı içerisindeydi. ABD ve diğer NATO ülkeleriyle yapılan görüşmelerden sonuç alınamamasının ardından Ankara Rusya’ya yöneldi.
2017’de Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alınması için anlaşma imzalandı. İlk sistemler 2019’da Türkiye’ye getirildi.
Ancak Türkiye aynı zamanda ABD öncülüğünde geliştirilen F-35 savaş uçağı programının ortaklarından biriydi.
Washington, Rus S-400 sisteminin F-35 teknolojisi açısından güvenlik riski oluşturduğunu ve NATO’nun hava savunma sistemiyle uyumlu olmadığını savundu.
Ankara ise hava savunma ihtiyacını müttefiklerinden uygun şartlarda karşılayamadığını belirtiyor ve S-400 kararından geri adım atmıyordu.
ABD bunun üzerine Türkiye’yi F-35 programından çıkardı. Daha sonra Savunma Sanayii Başkanlığına CAATSA kapsamında yaptırım uygulandı.
1950’lerde Amerikan silahlarıyla yeniden yapılandırılan Türk ordusu, yaklaşık yetmiş yıl sonra Rusya’dan aldığı bir hava savunma sistemi nedeniyle ABD’nin en önemli savaş uçağı projelerinden birinden çıkarılmıştı.
Fakat Rusya ile Türkiye arasındaki ilişki de bir ittifak ilişkisi değildi.
Bunu 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı gösterecekti.
Rusya-Ukrayna Savaşı
24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya geniş çaplı saldırısı başladığında Türkiye kendisini oldukça karmaşık bir denklemin içerisinde buldu.
Bir tarafta yetmiş yıllık NATO üyeliği vardı.
Diğer tarafta Rusya ile enerji, ticaret, turizm, Suriye ve Karadeniz başta olmak üzere birçok alana yayılan ilişkiler bulunuyordu.
Türkiye Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekledi ve Rusya’nın saldırısını kabul etmedi. Ukrayna’nın daha önce Türkiye’den satın aldığı Bayraktar TB2’ler savaşta kullanıldı.
Buna karşılık Ankara, Batılı ülkelerin Rusya’ya uyguladığı yaptırımların tamamına katılmadı ve Moskova ile diplomatik ilişkilerini sürdürdü.
Türkiye ayrıca Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş zamanına ilişkin hükümlerini uygulayarak savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini sınırlandırdı. İstanbul’da Rusya ve Ukrayna heyetleri arasında görüşmeler yapıldı. Daha sonra Türkiye ve Birleşmiş Milletlerin girişimleriyle Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması oluşturuldu.
Türkiye bir yandan Ukrayna’ya destek verirken diğer yandan Rusya ile görüşmeye devam ediyordu.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının NATO açısından başka bir sonucu daha oldu.
Uzun yıllardır askerî bağlantısızlık politikası izleyen Finlandiya ve İsveç NATO’nun kapısını çaldı.
Bu Kez Kapıda Türkiye Vardı
Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya girebilmesi için bütün üye ülkelerin onayı gerekiyordu.
Türkiye başlangıçta iki ülkenin üyeliğine itiraz etti.
Ankara özellikle İsveç’in PKK ve Türkiye’nin terör örgütü olarak değerlendirdiği yapılar konusundaki tutumunu eleştiriyor ve bu alanda adım atılmasını istiyordu.
Finlandiya’nın üyeliği Türkiye’nin onayının ardından 2023’te gerçekleşti.
İsveç için süreç daha uzun sürdü. Ankara ile Stockholm arasında terörle mücadele ve Türkiye’nin iade talepleri konusunda görüşmeler yapıldı. TBMM’nin onayının ardından İsveç 7 Mart 2024’te NATO’nun 32’nci üyesi oldu.
Tarihin ilginç tarafı da burada ortaya çıkıyordu.
1950’lerin başında NATO’ya girmek isteyen ve bunun için Batılı müttefiklerinin onayını bekleyen Türkiye, yetmiş yıl sonra NATO’ya girmek isteyen başka ülkelerin üyeliğine onay verecek taraftaydı.
Yetmiş Yılı Aşan İttifak
Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinin yetmiş yılı aşkın geçmişine bakıldığında, ittifakın ne Türkiye açısından vazgeçilmez bir dostluk ilişkisi ne de sürekli çatışma içerisinde olunan bir yapı olduğu görülüyor.
Türkiye Sovyetler Birliği’ne karşı aradığı güvenlik nedeniyle NATO’ya girdi. Türk ordusu NATO standartlarına göre yeniden yapılandırıldı, önemli miktarda Amerikan askerî yardımı aldı ve NATO’nun güneydoğu kanadının en büyük askerî güçlerinden biri hâline geldi.
NATO da Türkiye’nin sahip olduğu büyük ordudan, Boğazlardan, askerî tesislerden ve Sovyetler Birliği’nin güneyindeki coğrafi konumundan yararlandı.
Ancak ortak çıkarlar her konuda ortak politika anlamına gelmedi.
Türkiye’deki Jüpiter füzeleri ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki gizli pazarlığın konusu oldu. Johnson Mektubu, Sovyet saldırısı karşısında NATO’nun Türkiye’yi hangi şartlarda koruyacağı tartışmasını başlattı. Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra ABD silah ambargosu uyguladı.
Soğuk Savaş bittikten sonra sorunların isimleri değişti.
Irak, Suriye, YPG ve S-400 meselelerinde Ankara ile Washington’un güvenlik politikaları yeniden karşı karşıya geldi.
Buna rağmen Türkiye NATO’dan ayrılmadı, NATO da Türkiye’yi kaybetmek istemedi.
Bunun nedenlerinden biri belki de yazının başladığı yere, yani haritaya bakıldığında daha kolay anlaşılıyor.
1950 yılında Türkiye’nin kuzeyinde Sovyetler Birliği vardı.
Bugün aynı coğrafyanın önemli bölümünde Rusya bulunuyor.
Türkiye’nin güneyinde Irak ve Suriye savaşları yaşandı. Doğusunda Kafkasya bulunuyor. Kuzeyindeki Karadeniz’in karşı kıyısında ise Rusya ile Ukrayna savaşı devam ediyor.
Yetmiş yılı aşkın sürede Türkiye’deki hükûmetler, Amerikan başkanları, NATO’nun stratejileri ve dünyadaki tehditler defalarca değişti.
Türkiye’nin bulunduğu yer ise değişmedi.
1950’de Kore’ye gönderilen Türk askerleri Türkiye’den binlerce kilometre uzakta savaşıyordu. Fakat Ankara’nın asıl baktığı yer Kore değil, kendi kuzeyindeki Sovyetler Birliği ve onun karşısında kurulmakta olan Batı güvenlik sistemiydi.
Türkiye Batı’ya katılmak için Doğu’da kendisini göstermişti.
Sonraki yetmiş yıl ise Batı ile Doğu arasındaki bu konumun getirdiği imkânlar ve sorunlarla geçti.
















