Atom bombasının sırlarından Berlin Ablukası’na, savaş müttefiklerini Soğuk Savaş’ın karşıt kamplarına sürükleyen yıllar ve NATO’nun doğuşu
1945 yılınıntemmuz ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin New Mexico çölünde yürütülen gizli proje, insanlığın gidişatını değiştirecek en acı meyvesini veriyordu: Atom Bombası. Projenin başarılı olması için dünyanın en parlak bilim insanları bir araya gelmişti. Onlardan biri de Almanya’da doğan, komünist kimliği ve Nazi karşıtı siyasi faaliyetleri nedeniyle Nazi rejiminden kaçarak İngiltere’ye, oradan da Amerika’ya ulaşan Alman asıllı fizikçi Klaus Fuchs idi.
Fuchs, Nazi Almanya’sının atom bombasına diğer ülkelerden önce ulaşmasından korkuyordu. Ancak Sovyetler Birliği’ne bilgi aktarması savaşın sona ermesinden sonra başlamamıştı. Komünist olan Fuchs, daha Manhattan Projesi’ne katılmadan önce Sovyet istihbaratıyla ilişki kurmuş ve 1942’den itibaren gizlice bilgi aktarmaya başlamıştı. Daha sonra bunu, atom bombasının sırlarının tek bir devletin tekelinde bulunmaması gerektiğine ilişkin düşüncesiyle açıklayacaktı.
Yıllar sonra ortaya çıkacak belgeler, Sovyet atom bombasının geliştirilmesinin hızlanmasında Fuchs’un aktardığı bilgilerin önemli bir rol oynadığını gösterecekti.
Bu olaylar zinciri bir casusluk hikâyesi olmanın ötesinde, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından başlayacak yeni dönemin habercisiydi. Dün aynı cephede savaşan müttefiklerin tarihin en büyük silahlanma yarışına neden olacak düşmanlıkları başlamak üzereydi.
Şubat 1945’te, savaş henüz sona ermeden önce, Kırım’ın Yalta kentinde tarihin en önemli zirvelerinden biri düzenlenmişti. Masada üç lider vardı: ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Sovyet lideri Josef Stalin.
Resmî gündem, savaş sonrası Avrupa’nın yeniden şekillendirilmesiydi. Ancak perde arkasında çok daha büyük bir mücadele yaşanıyordu.
Stalin, Doğu Avrupa’nın Sovyet nüfuz alanı olarak kalmasını istiyordu. Özellikle Polonya, Sovyet güvenliği açısından vazgeçilmez görülüyordu. Stalin, Polonya’da Sovyet yanlısı bir yönetimin kurulmasını ve ülkenin Moskova’nın güvenlik kuşağının parçası olmasını talep ediyordu.
Churchill ve Roosevelt ise savaş sonrasında serbest seçimler yapılmasını, işgal edilen ülkelerin kendi geleceklerini özgürce belirlemeleri gerektiğini savunuyorlardı. Bunun aynı zamanda Batı’nın Doğu Avrupa’daki siyasi etkisini korumasına hizmet edeceğini düşünüyorlardı.
Yalta Konferansı’nın resmî bildirilerinde uzlaşma görüntüsü verilmiş olsa da masadan kalkıldığında tarafların aynı geleceği hayal etmediği giderek daha belirgin hâle gelmişti.
Karanlıktan Puslu Havaya Geçiş
Savaş sona erdiğinde bu kaygılar hızla gerçeğe dönüşmeye başladı. Polonya’da Sovyet destekli bir yönetim kuruldu. Ardından Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Çekoslovakya’da da Moskova’nın etkisi giderek arttı. Avrupa, adeta görünmez bir çizgiyle iki farklı siyasi dünyanın içine sürüklendi.
Aynı dönemde Washington’da da önemli bir değerlendirme yapılıyordu. Amerikalı diplomat George Kennan’ın kaleme aldığı ve “Uzun Telgraf” olarak bilinen analiz, Sovyet yayılmasının ancak uzun vadeli ve kararlı bir “çevreleme” politikasıyla durdurulabileceğini savunuyordu. Bu yaklaşım kısa sürede Amerikan dış politikasının temelini oluşturdu.
Savaş yıllarında müttefik olarak görülen Sovyetler Birliği’ne ilişkin Amerikan kamuoyundaki algı da değişmeye başlamıştı. Bu değişimin en güçlü ifadelerinden biri, eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’den geldi. ABD Başkanı Truman’ın da desteklediği bir ziyaret kapsamında Churchill, 1946 yılında ABD’nin Missouri eyaletindeki Fulton kasabasına gitti. Burada yaptığı konuşmada tarihe geçen şu ifadeyi kullandı:
“Baltık’taki Stettin’den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa’nın üzerine bir Demir Perde inmiştir.”
Bu söz, etkileyici bir benzetme olmaktan daha fazla anlama sahipti. Batılı devletler artık Sovyetler Birliği’nin yalnızca güvenliğini sağlamaya çalışan bir ülke olmadığını; ideolojik ve siyasi nüfuzunu Avrupa’nın tamamına yaymayı hedeflediğini düşünmeye başlamıştı.
1947’de ABD Başkanı Truman, Kongre’de yaptığı konuşmada daha sonra “Truman Doktrini” olarak anılacak politikayı ilan etti. Savaş sonrası henüz toparlanamamış Avrupa ülkelerinde fakirlik ve açlık had safhadaydı. Stalin’in bu durumu komünizmin yayılması açısından bir fırsata çevireceğinden endişe eden Amerika Birleşik Devletleri, komünizmin yayılma tehdidi altında bulunan ülkelere ekonomik ve askerî destek sağlayacağını açıkladı.
Aynı yıl Marshall Planı devreye sokularak savaşın yıktığı Batı Avrupa ekonomilerinin yeniden ayağa kaldırılması hedeflendi. Planın Amerikan ekonomisi açısından da önemli bir karşılığı vardı. Avrupa ekonomilerinin yeniden ayağa kalkması, ABD’li üreticiler için savaş sonrasında daralan dış pazarların yeniden canlanması anlamına geliyordu.
Ancak ekonomik yardım tek başına yeterli olmayacaktı.
1948 yılı, Batı Avrupa’nın güvenlik algısını kökten değiştiren gelişmelere sahne oldu. Şubat ayında Çekoslovakya’da Sovyet destekli komünist darbe gerçekleşti.
Küresel çapta yaşanmaya başlanan Soğuk Savaş’ın bölgesel ölçekteki en somut örneği Berlin’de yaşandı. Savaş sonrasında Almanya dört işgal bölgesine ayrılmış, Berlin de dört ayrı sektör hâlinde ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin kontrolüne bırakılmıştı. Savaşta en büyük kaybı yaşayan Sovyetler Birliği, kendi işgal bölgesindeki çok sayıda sanayi tesisini savaş tazminatı kapsamında sökerek Sovyetler Birliği’ne taşıdı. ABD, İngiltere ve Fransa’nın destek verdiği Batı Berlin’de ise refah ve kalkınma hareketleri hız kazandı. 1948’de Batılı işgal bölgelerinde gerçekleştirilen para reformuyla Deutsche Mark’ın tedavüle girmesi de iki taraf arasındaki gerilimi daha da artırdı. Batılı devletlerle Sovyetler Birliği arasındaki gerilim giderek tırmanırken Stalin, Batı Berlin’e karadan ulaşımı abluka altına aldı ve şehre yapılan ikmalin önünü kesmeye çalıştı. Milyonlarca insanın yaşadığı şehir, aylar boyunca yalnızca hava ikmaliyle ayakta tutulabildi.
İleride tüm dünyaya yayılacak kapitalizm-komünizm mücadelesinin ilk büyük bilek güreşlerinden biri Berlin’de yaşanmıştı. Stalin, Batılı devletleri şehirden çıkarmayı başaramadı ve Sovyetler Birliği Mayıs 1949’da ablukayı kaldırdı. Bu ilk büyük hesaplaşma Batı’nın siyasi başarısıyla sonuçlanmıştı.
“Eğer sıradaki ülke biz olursak bizi kim koruyacak?”
Bu soru, tarihin en büyük askerî ittifaklarından birinin doğmasına zemin hazırladı.
Devletler tarih boyunca tek başlarına ayakta kalamayacaklarını düşündükleri dönemlerde, ortak tehditlere karşı ittifaklar kurma yoluna gittiler. Antik Yunan’daki Delos Birliği, Orta Çağ’ın savunma birlikleri, Napolyon Savaşları sonrasında kurulan Avrupa Uyumu (Concert of Europe) ve I. Dünya Savaşı öncesindeki Üçlü İtilaf ile Üçlü İttifak oluşumları, güç dengelerini korumak veya ortak bir düşmana karşı birlikte hareket etmek amacıyla ortaya çıktı. Ancak bu ittifakların büyük bölümü ya bir savaşın sonunda dağıldı ya da değişen siyasi dengeler karşısında varlığını sürdüremedi. II. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan NATO ise yalnızca belirli bir savaşı kazanmak için oluşturulan geçici bir askerî koalisyon değil; ortak savunmayı kurumsallaştıran, siyasi ve askerî yapıları tek çatı altında birleştiren, uzun ömürlü bir güvenlik örgütü olarak tarihte farklı bir yere oturdu.
4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da on iki ülke bir araya geldi. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Birleşik Krallık, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Norveç, Danimarka, İzlanda, İtalya ve Portekiz, Kuzey Atlantik Antlaşması’nı imzalayarak NATO’yu kurdu.
İttifakın temel düşüncesi son derece basitti fakat etkisi büyüktü: Üye ülkelerden birine yapılacak silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılacaktı.
Bu ilke, antlaşmanın tarihe geçen 5. maddesinde yer aldı. Her üye, saldırıya uğrayan müttefikine gerekli gördüğü tedbirlerle yardım edecekti. Amaç, ortak savunma anlayışı çerçevesinde birlikte hareket etmekti. Asıl hedef ise potansiyel bir saldırıyı daha gerçekleşmeden caydırmaktı.
NATO’nun yapısı da bu anlayış üzerine inşa edildi. İttifakın en üst siyasi karar organı, tüm üye ülkelerin temsil edildiği Kuzey Atlantik Konseyi oldu. Kararlar konsensüsle alınıyordu. Böylece her üye devlet, büyüklüğü ne olursa olsun karar sürecinde eşit söz hakkına sahip oluyordu.
Ancak NATO’nun bugün bildiğimiz bütünleşik askerî komuta yapısı kuruluş anında henüz mevcut değildi. Kore Savaşı’nın başlamasının ardından ittifakın askerî yapılanması hızlandı ve 1951’de Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı (SHAPE) faaliyete geçti. İttifakın askerî planlaması ve savunma hazırlıkları bu yapı üzerinden yürütülecekti. En dikkat çekici özelliklerden biri ise Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanı’nın (SACEUR) geleneksel olarak bir Amerikan generali olmasıydı. Bu düzenleme, ABD’nin Avrupa güvenliğine uzun vadeli bağlılığının sembolü hâline geldi. Ya da Avrupa’nın güvenlik iplerini ABD’nin eline bıraktığı anlamına geliyordu. Esasen kazan-kazan mantığına dayanan bir ilişkiydi bu. Bu sayede Avrupa ülkelerinin birçoğu, Amerikan güvenlik şemsiyesinin de etkisiyle savunmaya ayıracakları kaynakların bir bölümünü kalkınma ve sosyal politikalara yöneltebiliyordu. ABD ise bu sayede Sovyetler Birliği’ne karşı Avrupa’daki askerî varlığını kalıcılaştırmış, üsler ve geniş bir güvenlik ağı oluşturmuştu. NATO düzeni aynı zamanda Batı Avrupa ülkelerinin güvenlik yapılarını ortak bir sistem içinde birbirine bağlayarak Avrupa’daki devletler arası rekabetin yeniden askerî çatışmaya dönüşmesi ihtimalini azaltıyordu.
Bu noktada NATO’nun ortak istihbarat paylaşımı, müşterek planlama, standart askerî eğitim ve birlikte hareket edebilme kabiliyeti üzerine kurulan kapsamlı bir güvenlik mimarisine sahip olması, yalnızca ortak bir ordu kurma girişiminden ibaret olmadığının kanıtıydı.
1949 yılında imzalanan antlaşma, o gün için on iki ülkeyi kapsıyordu. Ancak sonraki on yıllarda dünyanın en büyük askerî ittifakına dönüştü ve Soğuk Savaş’ın seyrini belirleyen en önemli uluslararası kurumlardan biri oldu.
Atom bombasının sırlarını Sovyetlere taşıyan bir bilim insanının hikâyesi de Yalta’da verilen diplomatik sözler de aynı büyük dönüşümün parçalarıydı. Dün aynı düşmana karşı savaşan devletler, yalnızca birkaç yıl içinde birbirlerini en büyük tehdit olarak görmeye başlamışlardı. 1945 yazında New Mexico çölünde beliren yeni dünyanın sınırları, dört yıl sonra Washington’da atılan on iki imzayla biraz daha belirginleşmişti.
















