Uluslararası Göç Mevzuatı

İster hukukçu olsun ister olmasın, göç konusuna ilgi duyan kişiler ulusal ya da uluslararası temel göç mevzuatı bilmelidirler.

Bu yazımızda uluslararası temel göç mevzuatını, Avrupa Birliği göç düzenlemelerini ve de örnek olarak aldığımız hedef ülkeler Almanya ve Hollanda’nın ulusal göç mevzuatını genel hatlarıyla ele alacağız. Ayrıca Türkiye’de göç alanındaki yasal çerçevenin (6458 sayılı YUKK gibi) temel noktalarına da kısaca değineceğiz.

Uluslararası düzeyde göçmenlerin ve mültecilerin haklarını korumaya yönelik birçok anlaşma ve kurum vardır. Bunların en önemlileri şunlardır:

Cenevre Mülteci Sözleşmesi (Convention Relating to the Status of Refugees, 1951)

1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi, uluslararası mülteci hukukunun en kritik belgesi olarak kabul edilmektedir. Bu sözleşme, kimlerin “mülteci” olarak nitelendirileceğini ve devletlerin bu kişilere karşı hangi yükümlülüklere sahip olduğunu açıkça tanımlar.

Sözleşmeye göre mülteci; ırkı, dini, milliyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulme uğrayan ya da zulüm görme korkusu taşıyan kişidir. Bu tanım, modern mülteci hukukunun temel çerçevesini oluşturur.

Belgenin en önemli ilkelerinden biri, geri göndermeme (non-refoulement) ilkesidir. Bu ilke, bir mültecinin zulüm görme ihtimali bulunan ülkesine geri gönderilemeyeceğini güvence altına alır. Dolayısıyla devletler, sığınmacıların güvenliğini sağlamak ve temel haklarını korumakla yükümlüdür.

Türkiye ise sözleşmeye coğrafi çekince ile taraf olmuştur. Bu nedenle yalnızca Avrupa’dan gelen başvuru sahipleri “mülteci” olarak kabul edilmekte, Avrupa dışından gelenler ise “şartlı mülteci” statüsünde değerlendirilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin göç ve iltica sisteminde özgün bir uygulama alanı yaratmıştır.

1967 Ek Protokolü

1967 Protokolü, 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin getirdiği zaman ve coğrafya sınırlamalarını kaldıran tamamlayıcı bir belgedir. 1951 Sözleşmesi yalnızca 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar nedeniyle Avrupa’dan gelen kişilere mülteci statüsü tanırken, 1967 Protokolü bu kısıtlamaları ortadan kaldırmıştır. Böylece sözleşmenin koruma kapsamı zaman bakımından güncel olaylara ve dünya genelindeki tüm coğrafyalara genişletilmiştir.

Bugün mülteci korumasının küresel düzeyde uygulanabilmesinin en önemli nedeni bu protokoldür. Çoğu ülke, mülteci hukukunu bu belge sayesinde evrensel bir çerçevede yürütmektedir. Türkiye de 1967 Protokolü’ne taraftır; ancak coğrafi çekincesini korumaya devam etmektedir. Bu nedenle yalnızca Avrupa’dan gelen sığınmacılar “mülteci” kabul edilmekte, Avrupa dışından gelenler ise “şartlı mülteci” statüsüyle değerlendirilmekte ve üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar geçici koruma altında tutulmaktadır.

BM Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Sözleşmesi (International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers and Members of Their Families, 1990)

1990 tarihli BM Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Sözleşmesi, hem düzenli hem de düzensiz göçmen işçilerin temel insan haklarını güvence altına almayı amaçlayan en kapsamlı uluslararası metinlerden biridir. Sözleşme, göçmen işçilerin yalnızca birer ekonomik aktör değil, aynı zamanda onur ve hak sahibi bireyler olduğuna dikkat çeker.

Sözleşme; işçi haklarının korunması, aile birleşimi hakkının tanınması, adil çalışma koşulları, ayrımcılığa karşı güvence ve sömürüye karşı koruma gibi temel hükümler içerir. Bununla birlikte, sözleşmeye taraf olmanın devletlere bazı yükümlülükler getirmesi, özellikle düzensiz göçmenlerin de haklarının tanınması konusundaki hassasiyetler nedeniyle, pek çok gelişmiş ülke bu sözleşmeye taraf olmamıştır.

AB ülkeleri ve Türkiye henüz bu sözleşmeye taraf değildir. Taraf olmama gerekçesi genellikle, sözleşmenin “yük getirebileceği” veya düzensiz göçü teşvik edebileceği yönündeki siyasi ve ekonomik kaygılardır. Buna rağmen, göç danışmanlığı alanında bu sözleşme, uluslararası normatif çerçevenin en güçlü insan hakları belgelerinden biri olarak bilinmeli ve danışmanların bakış açısında yer almalıdır.

BM Küresel Göç Mutabakatı (Global Compact for Migration, 2018)

Hukuken bağlayıcı olmayan ancak devletler için yol gösterici nitelikte ilkeler ortaya koyan uluslararası bir belgedir. Mutabakatın temel amacı, göçün düzenli, güvenli ve insancıl bir şekilde yönetilmesini teşvik etmek ve bu alanda uluslararası iş birliğini güçlendirmektir. Özellikle vize kolaylıkları, entegrasyon politikaları ve göçmen haklarının korunması konularında iyi uygulamaların paylaşılması hedeflenmektedir. Bu mutabakat, göçü sadece bir güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda insan hakları, kalkınma ve sosyal uyum perspektiflerinden ele alarak devletlere kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır.

BM Küresel Mülteci Mutabakatı (Global Compact on Refugees, 2018)

Tıpkı Küresel Göç Mutabakatı gibi hukuken bağlayıcı olmayan ancak devletler için güçlü bir yol haritası sunan bir belgedir. Mutabakatın temel amacı, mülteci krizlerinde sorumluluk paylaşımını güçlendirmek ve mültecilerin yalnızca birkaç ülkenin omuzlarında bir yük olarak görülmemesini sağlamaktır. Bu çerçevede eğitim, sağlık hizmetleri, iş gücü piyasasına erişim ve kalıcı çözümler (örneğin yeniden yerleştirme veya gönüllü geri dönüş) konularına özel önem verilmiştir.

Ayrıca mutabakat, hem ev sahibi toplumların desteklenmesini hem de mültecilerin bulundukları ülkelerde ekonomik ve sosyal hayata entegrasyonunun kolaylaştırılmasını hedefler. Böylece mülteciler yalnızca yardım alan değil, aynı zamanda katkı sağlayan bireyler olarak görülür. Bu yaklaşım, göçe ilgi duyanlar için de kritik bir bakış açısı sunar: sadece hukuki prosedürleri değil, aynı zamanda mültecilerin uzun vadeli uyum ve yaşam kalitesi süreçlerini de göz önünde bulundurmaları gerektiğini hatırlatır.

İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi (Convention against Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment — CAT, 1984)

Bu sözleşme, devletlere işkenceyi önleme ve yasaklama konusunda açık yükümlülükler getiren en önemli uluslararası insan hakları belgelerinden biridir. Sözleşmenin en kritik hükümlerinden biri, bir kişinin işkence ya da insanlık dışı/kötü muamele görme riski bulunan bir ülkeye geri gönderilmesini kesin olarak yasaklamasıdır. Bu ilke, iltica ve sığınma davalarında “non-refoulement” (geri göndermeme) prensibini güçlendiren uluslararası dayanaklardan biridir.

CAT özellikle iltica başvurularında zulüm veya işkence riski öne sürülen dosyalar için kritik öneme sahiptir. Bir iltica başvurusu hazırlanırken bu sözleşmeye atıf yapılarak uluslararası hukukun sağladığı koruma vurgulanabilir. Bu yönüyle sözleşme yalnızca devletlerin yükümlülüklerini değil, aynı zamanda sığınmacıların güvenlik taleplerini meşrulaştıran güçlü bir hukuki dayanak işlevi görür.

Çocuk Hakları Sözleşmesi (Convention on the Rights of the Child — CRC, 1989)

Bu Sözleşme (CRC, 1989), dünya çapında en geniş katılımla kabul edilen insan hakları sözleşmelerinden biridir ve göçmen ya da mülteci konumundaki çocukların özel korunma haklarını güvence altına alır. Bu sözleşme, çocukların yalnızca yetişkinlerden farklı ihtiyaçları olduğunu değil, aynı zamanda onların hak öznesi olduklarını da vurgular.

CRC’ye göre devletler; çocukların eğitim, sağlık, aile birliği ve barınma haklarını garanti altına almakla yükümlüdür. Ayrıca, göçmen veya sığınmacı çocukların gözaltına alınması ancak son çare olarak ve en kısa süreyle uygulanabilir; genel yaklaşım çocukların özgürlüklerinin kısıtlanmaması yönündedir. Bu çerçevede, CRC özellikle aile birleşimi, refakatsiz çocuklar, gözaltı uygulamaları ve eğitim hakkı gibi konularda güçlü bir hukuki dayanak oluşturur.

Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (Convention relating to the Status of Stateless Persons (1954)

1954 Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme, vatansız kişilerin temel haklarını korumayı amaçlayan en önemli uluslararası belgelerden biridir. Sözleşme, vatansız kişilerin eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri gibi alanlarda ayrımcılığa uğramamasını garanti altına alır ve onların toplum içinde asgari düzeyde insan onuruna yakışır bir yaşam sürmesini sağlar. Ayrıca seyahat belgeleri, ikamet hakkı ve hukuki koruma gibi konularda da düzenlemeler içerir.

Göç edecek kişiler için vatansızlık (statelessness/ haymatlos) önemli bir risk faktörüdür. Danışmanların, başvuru sahiplerini vatansız kalma ihtimaline karşı uyarması ve özellikle vatandaşlık başvuruları, çifte vatandaşlık veya vatandaşlıktan çıkarılma gibi konularda hukuki danışmanlık yapması kritik öneme sahiptir. Vatansızlık durumu çoğu zaman belgesizlik, çalışma yasağı veya temel haklara erişimde engeller doğurur.

Örneğin, Hollanda mevzuatına göre bir kişi başka bir ülkenin vatandaşlığını kazandığında, Hollanda vatandaşlığını otomatik olarak kaybedebilir. Eğer bu kişinin geçtiği ülke vatandaşlığını da sonradan iptal ederse veya kişi teknik bir nedenle o vatandaşlığı alamazsa, bu kişi vatansız kalabilir. Böyle bir durumda kişi ne Hollanda’nın ne de diğer ülkenin vatandaşı olur. Bu örnek, göç danışmanları açısından, vatandaşlık süreçlerinde vatansızlık riskini öngörmenin ve danışanı bu konuda bilinçlendirmenin ne kadar kritik olduğunu göstermektedir.

Vatansızlığın Azaltılması Sözleşmesi (Convention on the Reduction of Statelessness, 1961)

1961 Vatansızlığın Azaltılması Sözleşmesi, uluslararası toplumun vatansızlığı önleme amacıyla geliştirdiği en temel belgelerden biridir. Bu sözleşme, yeni vatansızlık vakalarının ortaya çıkmasını engellemeye odaklanır ve özellikle vatandaşlık yasalarında yer alan boşlukların giderilmesini hedefler.

En önemli düzenlemelerden biri, doğum yoluyla vatandaşlık kazanımı konusundadır. Sözleşmeye taraf devletler, vatansız doğma riski taşıyan çocukların doğumla birlikte vatandaşlık kazanmasını güvence altına almakla yükümlüdür. Aynı şekilde, vatandaşlıktan çıkarma veya vatandaşlıktan feragat gibi süreçlerde kişilerin vatansız kalmasının önüne geçilmesi için devletlere kısıtlamalar getirilmiştir.

Yani burada 1954 Sözleşmesi vatansız kişilerin mevcut durumda sahip olması gereken haklarını düzenlerken, 1961 Sözleşmesi ise yeni vatansızlık vakalarının ortaya çıkmasını önlemeye odaklanır. Bu sözleşme göç etmek isteyenlerin ya da göç edenlerin çocuklarının veya kendilerinin vatansız kalma ihtimaline karşı korunması için önemli bir referans kaynağıdır.

Burada uluslararası temel göç mevzuatına değindik ve bir sonraki yazımızda “Avrupa Birliği ve Göç Hukuku”na değineceğiz.