Sütü Temiz Tutan Kız ve Etik Liderlik

Bazı hikâyeler bir gecede geçer, ama asırlarca konuşulur. Bu tür hikâyelerin içinde akıştaki olayla birlikte bir ölçü de saklı olur. Doğru ile yanlışın ölçüsü, adalet ile çıkarın sınırı gibi. İşte süte su katmayan kız anlatısı da böyledir.

Bu hikâye, siyaset meydanlarında yüksek sesle söylenen nutuklardan çok daha derin anlamlar taşır ve bize bir ders verir. Halka hizmet ancak ahlâkla taçlanır. Siyasetçinin hak ettiğinden fazla itibar görmesi ise çoğu zaman hakikati görünmez hale getirir.

Buyurun birlikte hatırlayalım, süte su katmayan kızın hikâyesini.

Gecenin İçinde Bir Vicdan Sınavı

Rivayet odur ki Hz. Ömer, geceleri Medine sokaklarında dolaşır. İnsanların halini görür, dertlerine kulak verir, yönetimin nabzını sokaktan tutar. Çünkü bilir ki yönetici için en büyük tehlike halktan kopmaktır, halktan kopan ise sadece alkışı duyar, gerçeği göremez.

Yine bir gece Halife, bir evin önünden geçerken içeriden gelen konuşma dikkatini çeker. Yoksulluktan bitkin düşmüş anne kızına şöyle der:

“Kızım, yarın satacağımız süte biraz su karıştır!”

Kız annesine, “Anacığım halife süte su karıştırılmasını yasak etmedi mi?” diye sorar.

Anne, “Kızım, gecenin bu saatinde halifenin süte su kattığımızdan nereden haberi olacak” der.

Kız annesine sağlam bir duruşla karşılık verir: “Anacığım halife görmüyor diyelim, peki Allah da mı görmüyor? Bu hileyi insanlardan gizlemek kolay, ama her şeyi görüp bilen Allah’tan gizlemek mümkün mü?”

Anne kendince mantıklı bir soru sormuştur, ama hikâyeyi sıradanlıktan çıkarıp ibrete dönüştüren, kızın o cümle olur:

“Ömer burada olmasa da Allah görüyor, ben insanlardan gizlesem de O’ndan gizleyemem.”

Hz. Ömer bu konuşmayı duyar ve etkilenir.

Rivayetin devamında Hz. Ömer bu kızın kim olduğunu araştırır. Aileyi iyice tanıdıktan sonra da oğullarından biriyle sütçü kızı evlendirir.

Doğruyu Görmek ve Yüceltmek

Bu bireysel ahlâkın yüceliği ile kurulan bir bağdır. Yani Halife doğruyu sadece övmekle kalmaz, onu korur, çoğaltır, örnek yapar ve kendi okumalarıma göre bu “örnek yapma” kısmı hikâyenin en can alıcı yeridir.

Bandura’nın “Sosyal Öğrenme Kuramı”na göre insanlar, doğru davranışı yalnızca duyarak değil, model alarak öğrenirler. Hikâyeyi bu kuram açısından değerlendirdiğimizde, Hz. Ömer’in bu doğruluğu fark edip ödüllendirmesinin önemini daha iyi anlarız. Halifenin bu yaklaşımı, toplum için etik davranışın model alınmasını ve pekişmesini sağlayan güçlü bir örnek olarak görülebilir.

Buradaki püf noktası doğruluktan şaşmayan iyi niyetli insanı yüceltmeyi bilmektir.

Bir toplumun gerçek gücü sadece yasalarla ve cezalarla kurulmaz. Yasalar gerekir ama yasaların ruhu insanın içindeki doğruluk duygusudur. Benim düşünceme göre denetim bir kapıdır, vicdan ise o kapının arkasındaki bekçidir.

Bugün de siyaset için en kritik soru bu değil midir? Bir yönetici, bir memur ya da bir kurum kimsenin görmediği bir yerde de adil kalabiliyor mu? Bu soruya verilecek cevabın belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Eğer cevap “hayır” ise, o düzen eninde sonunda sarsılır. Çünkü hile su gibi yayılır, bir yerden sızar ve sonra her yere bulaşır.

Baş Tacı Yapılan Siyasetçi ve Susturulan Hakikat

Şimdi düşünelim: Amaç halka hizmet mi yoksa siyasetçiyi baş tacı yapmak mı? Ben bunu günümüzde de çok canlı bir soru olarak görüyorum.

Eğer siyasetçi baş tacı yapılırsa tehlike büyür. Eleştiri düşmanlık sayılır, soru soran ve sorgulayan hain görülür, yanlışlar başarı diye pazarlanır. Böyle bir düzende halk, alkışlayan bir kalabalığa dönüşür. Kurumlar zayıflar, kişiler büyür, kişi gidince de geriye boşluk kalır. Bu durum kurumlardan önce kişilerin öne çıkarılmasından kaynaklanan bir sorun olarak tezahür etmektedir.

Halka hizmette ise tam tersi olur. Kişi büyütülmez, sistem güçlendirilir. Yöneticinin itibarı adaletle, şeffaflıkla, hesap verebilirlikle yükselir. Kısacası baş tacı yapılmak istenen siyasetçi hakikatten korkar, halka hizmet eden siyasetçi ise hakikatten güç alır.

Sütü Bozarsan Tadı da Bozulur

Süte su katmak, “azıcık” diye başlar. Siyasette de bozulma böyledir. Her şey azıcık kayırma ile başlar, azıcık şeffaf olmama ile büyür, azıcık hesap vermeme ile kökleşir. Maalesef bu “azıcık”lar bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. Ve nihayetinde de toplum için bu tür olaylar sıradanlaşır, kanıksanır ve herkesin ağzından, “Zaten herkes yapıyor.” Cümleleri dökülmeye başlar.  

Ama hikâyedeki kızın söylediği o sade cümle pusulamız olmalıdır: “Allah görüyor.”

Bunu dinî bir ifadeymiş gibi düşünmemeliyiz. İnsanın içinde var olan ve günlük hayatımıza çeki düzen veren bir ölçünün var olması gerektiğini anlatan önemli bir uyarı olarak görmeliyiz. Ölçü kaybolursa kanun tek başına yetmez.

Bu ibretlik hikâye bize şunu öğretmektedir: Siyasette bir liderin sorumluluğu, hakkı ve iyiliği ayakta tutmaktır. Gerçek hizmet halkı yüceltmek, adaleti sağlamlaştırmak ve doğruyu ödüllendirmekten ibarettir. İşte devleti ayakta tutan, gecenin sessizliğinde o küçük evdeki tertemiz bir vicdandan çıkan o cümledir: “Ben süte su katmam!”

Etik Liderlik ve Siyaset

Bu hikâyeyi burada bitirmemeliyiz. Hz. Ömer doğruluğu aradı, buldu, tanıdı ve oğullarından biriyle o kızı evlendirdi. Böylece topluma dürüstlük ile ilgili bir mesaj da verdi. Halifenin bu tutumu etik liderlik bağlamında oldukça yerinde bir örnektir. Bu durum, liderlik literatüründe “Brown ve Treviño’nun ahlâki yöneticilik” yaklaşımı olarak yer almaktadır.

Etik lider, iyiliği ve doğruluğu sistemin dili haline getiren kişidir.

Siyasetçi çoğu zaman kalabalıkların ışığıdır. Işık güzeldir, ama bazen aldatıcı da olabilmektedir. Etik liderlik ışığın altına bir ayna koyar ve insanın kendine şunu sormasını sağlar. Bu ışık gerçeği mi büyütüyor yoksa hatayı mı saklıyor? Baş tacı yapılan siyasetçinin ise çevresinden aynalar genellikle kaldırılır. Bundan dolayı etik liderliğin bir başka adı ayna bırakma cesaretidir. Ben bu benzetmeyi çok yerinde buluyorum.

Bir yöneticinin “ben” cümleleri çoğaldıkça toplumdaki “biz” duygusu incelir. Bir yönetici her itirazı kendine yapılmış saldırı sanmaya başladığında hakikat sessizce kapıdan çıkar. Oysa etik lider hakikati içeride tutabilmek için önce kapıyı değil kalbini açar ve gerçeklerle yüzleşir.

Bir devlette kim neyi yapar, hangi yetkiyle yapar, hangi sınırda durur soruları net değilse yanlışlar havada asılı kalır. Etik lider sorumluluğu başkasına iterek hafiflemez, aksine sorumluluğu sahiplenerek ağırlaşır.

Sonra güç paylaşımı gelir çünkü etik lider gücün tek elde toplandığında nasıl bir soruna dönüştüğünü bilir. Sorun büyüdükçe insanlar konuşmaktan çekinir, konuşmaktan çekindikçe yanlışlar büyür, yanlışlar büyüdükçe liderin etrafında “yalnız doğrular” dolaşır. Bunlar artık herkesin doğru dediği, ama kimsenin inanmadığı doğrulardır. Etik lider itirazı düşmanlık saymaz, danışmayı lütuf gibi sunmaz. Ortak aklı yönetimin temeli kabul eder. Güç paylaşıldıkça dağılmaz, aksine daha sağlam bir zemine oturur. Bu aynı zamanda demokrasinin de ruhudur.

Bütün bunların üzerine yayılan son nefes toplumsal ve çevresel sorumluluktur. Etik liderlik bugünü kurtarmaya indirgenirse yarının hakkı zedelenir. İsraf küçük bir detay sanılırsa kamu kaynağı sahipsizmiş gibi harcanır. Oysa kamu kaynağı toplumun ortak emeğidir, çocuğun okul defteri, işçinin alın teri, annenin umutla beklediği huzurdur. Etik lider elindeki kaynakları bir emanet olarak görür. Emanet duygusu kaybolursa güven yıpranır. Bu yıpranma yönetimde çok ciddi bir kırılma noktasıdır.

Hikâyemizdeki kızın tutumu, ahlâklı bir bireyin saf ve sessiz direncidir. Halifenin tutumu ise ahlâklı yöneticinin iyiliği sistemleştiren kararlılığıdır. İkisi birleşince etik liderlik tamamlanır. Biri olmadan öteki eksik kalır. Çünkü yalnızca iyi kalpli olmak kötü düzeni durdurmaya yetmez. Etik liderlik hem kalbi hem kurumu aynı anda ayakta tutmayı gerektirir. Nitekim literatürde de bu ikili yaklaşım çok sık vurgulanır.

Etik liderliği bir hatasızlık iddiası olarak görmemeliyiz. Hatayı büyütmeyen bir dürüstlük talebidir. İyi olanı yalnız bırakmamak, kötü olana sınır çizmek, şeffaflığı bir güç bileşeni olarak kullanmak bir liderin kendini değil devleti kurtaran refleksleridir.

Nihayetinde bir gün yine gece olacak. Kapılar kapanacak. Kalabalıklar dağılacak. Alkışlar susacak. O an geriye sadece şu soru kalacak: “Kimse görmezken bile doğru kaldın mı?”

Eğer o gün cevabın evet ise adaletin kandili yanacaktır. Eğer cevabın hayır ise bil ki süt sulanmıştır. Tadı kaçan ise sadece süt olmayacak, güvenin de adaletin de tadı kaçacaktır.