Adaletin Gölgesi, Gücün İştahı

Platon’dan Nizâmü’l-Mülk’e uzanan bir siyaset paradoksu ve bugünün kırılgan dengesi

Bazı kelimeler vardır ki bir kez söylendi mi, tarihin bütün kapıları aralanır. Adalet de onlardan biridir. İnsan, adaleti konuşmaya başladığında aslında devleti, düzeni, korkuyu, umudu, hatta kendi vicdanını konuşmaya başlar. Çünkü adalet dediğimiz şey yalnızca bir mahkeme kararı veya mahkeme salonlarında duvarları süsleyen motto değildir. Adalet, bir toplumun “iç sesi”, bir devletin “kalp atışı”, toplum ile hükümet/devlet arasındaki “sosyal mutabakat”tır.

Platon’un Cumhuriyet’i ile Nizâmü’l-Mülk’ün Siyâsetnâme’si, aralarında yüzyıllar ve medeniyet farkı olsa da aynı soruyu farklı dillerde, farklı toplumsal dinamikler bağlamında sorar:

Devlet adalet için mi vardır, yoksa siyaset düzeni için mi? Ve daha kışkırtıcı olanı: Düzen, adalet olmadan ne kadar yaşar?

Bu soruların cevabı, bugün de dilimizi yakıyor. Çünkü günümüzün en büyük meselesi, çoğu zaman “iyi yönetim” tartışmasından çok “kötüye kullanılan güç” tartışmasıdır. Bir ülkede en tepedeki siyasetçi – adı başkan, cumhurbaşkanı ya da başka bir şey olsun fark etmez – adaletsizliği, yolsuzluğu ve ayrımcılığı normalleştirip; krizleri bahane ederek olağanüstü yetkilerle KHK’lar çıkarıyor, insanları haksız tutukluyor, kamu görevinden keyfî biçimde uzaklaştırıyor ve özgür sosyal medya alanını daraltıyorsa işte o zaman Platon’un felsefesi de, Nizâmü’l-Mülk’ün tecrübesi de aynı noktada birleşir: Devlet göreceli olarak güçlenir, ama büyümez; patlamaya hazır bir balon gibi şişer.

İki Metin İki Adalet Tarifi

Platon adaleti bir tür uyum olarak düşünür. Ona göre adalet, toplumdaki her parçanın kendi yerinde durması; yönetimin aklıyla, korumanın cesaretiyle, üretimin emeğiyle bir bütün oluşturmasıdır. Adalet bozulduğunda yalnızca “birileri mağdur” olmaz; devletin ruhu/kurumları çatlar. Çünkü Platon için adaletsizlik; düzensizliğin ve keşmekeşliğin kardeşidir. İnsanlar kuralın yerine gücü, liyakatin yerine yakınlığı, hakikatin yerine çıkarı koymaya başladığında, şehir/ülke görünüşte ayakta kalsa bile içeriden kokuşma tohumları atılmış demektir.

Nizâmü’l-Mülk ise adaleti daha sert, daha çıplak bir gerçeklikle anlatır. Zulmün önüne geçmek, haksızlığı durdurmak, görevlileri denetlemek, halkın hakkını korumak… Siyâsetnâme isimli eserinde adalet “duygu” değil, “mekanizma”dır. Çünkü devlet, sadece iyi niyetle değil, işleyen bir sistemle ayakta kalır. Denetim zayıflarsa, adalet laf olur. Laf çoğalır, hak azalır, birilerinin keyfî aldığı kararlar, çıkardığı kanunlar ise toplumun özgürlüklerini kısıtlar.

İşte bu iki yaklaşım, bugün için şu anlama gelir: Adalet hem ahlaki bir pusuladır hem de kurumsal bir kilit sistemidir. Pusula bozulursa yön şaşar, kilit bozulursa kapı ardına kadar açılır. Yapılan kanunlar da adalet değil, keyfî uygulama olarak algılanır.

Siyaset Paradoksu: Adalet İçin Güç, Güç İçin Sınır

Hükümetin güce ihtiyacı olduğu bir gerçek. Ama güç dediğimiz şey, bir kez tadına varınca kolay kolay “diyet”e girmiyor. Bugün “kriz var” denir; yarın kriz bitse bile olağanüstü yetkiler kalır. Çünkü güç, çoğu zaman krizi yönetmekten çok, krizin içinde kendine yeni bir taht kurar. Kendi çıkarlarına göre sürdürülebilir bir var olma çabasına dönüşür.

Bu, siyaset paradoksunun realitesidir:
• Adalet için düzen gerekir.
• Düzen için güç gerekir.
• Güç artınca denetim zayıflarsa adalet kaybolur. Ve adalet kaybolduğunda, düzen artık bir baskı rejimine dönüşür.

Baskı ve adaletsizlik duygusu dışarıdan bakıldığında sessiz bir sükûnet yaratabilir. Hani bazen evde misafir varken çocuklar susar ya… ama misafir gidince kıyamet kopar. Toplumlar da böyledir; baskı anında sessizlik artar, fakat o sessizlik çoğu zaman huzur değil, sandıkta patlamaya hazır toplumsal birikimdir.

Adaletsizlik + Yolsuzluk + Ayrımcılık: Toplumsal Mutabakatın Tek Taraflı Rafa Kaldırılması

Adaletsizlik, insanların devlete “hakem” gibi bakmasını engeller. Özellikle hükümete bağlı devlet kurumları taraf olursa, yurttaş da taraf olur. Ayrımcılık, toplumu “biz ve ötekiler” diye böler. Bu bölünme sadece siyaseti değil, komşuluğu, işyerini, okul bahçesini bile zehirler. Yolsuzluk ise bambaşka bir yaradır. Devletin kaynakları “ortak menfaat” için değil, belirli çevrelerin çıkarı, yani yandaşlar için kullanılıyorsa, vatandaşın zihninde şu cümle yerleşir: “Bu düzen benim için değil.”

Bu cümle, bir ülkenin en pahalı cümlesidir. Çünkü insanlar hükümet/devlete “aidiyet”ten “mesafe” koymaya geçer. Kamu düzeni, kâğıt üzerinde güçleniyor gibi görünür, fakat toplumsal bağlar yavaş yavaş, içten içe çözülmeye başlar. Platon’un diliyle uyum kaybolur. Nizâmü’l-Mülk’ün diliyle söylersek, meşruiyet erir.

Krizde Olağanüstü Yetkinin Kötüye Kullanımı: Adalet Terazisinin Kırılması

Kriz dönemlerinde hızlı karar almak gerekir, bu doğru. Ama olağanüstü yetki, yine hukukla sınırlanmazsa yönetim, “krizi çözme”den “krizi yöneterek iktidarı genişletme”ye kayar. KHK’larla geniş tasfiyeler, keyfî tutuklamalar, savunma hakkının zayıflatılması, kamu görevinden toplu uzaklaştırmalar… bunlar adaletin sadece bir alanını değil, adalet duygusunu da yok eder.

Ve adalet duygusu zamanla herkes için yıkılınca, toplumun tepkisi tek biçimde olmaz, dalga dalga gelir:

İlk Dalga: Suskunluk ve kendini sansür

İnsanlar konuşmayı ve toplum önünde fikirlerini sunmayı azaltır. “Benim başım yanmasın” refleksi büyür. Herkesin dili kısaldığında, mesele insanların “fikirsiz” olması değil, “bedel hesabı” yapılmasıdır. Bana bir şey olursa aileme kim bakar, sahip olduğum konfor alanını kaybederim korkusu başlar.

İkinci Dalga: Kutuplaşma ve güven erozyonu

Bir kesim “düzen” adına yapılanları savunur, diğer kesim “hukuk gitti” der. Ortak dil zayıflar. Herkes birbirini “vatandaş” değil “tehdit” gibi görmeye başlar. Bu, toplumu içten içe yorar. Toplumun enerjisi miting alanlarında erir gider. Toplum birbirini kötüleme, birbirinin açığını arama, “benim siyasi partim” tarafgirliğine sürüklenir.

Üçüncü Dalga: Tepkilerin yer değiştirmesi

Eğer meydanlar kapalıysa tepki sokaktan başka yerlerde büyür. Yasaklı sosyal medya hesaplarında, mizah, fısıltı, diaspora, sandıkta hesap sorma, boykot, pasif direniş, beyin göçü, hatta ülkeyi terk etme.

İnsan konuşamazsa susmaz, sadece başka bir dil bulur. Bu bazen ironi olur, bazen sessiz bir göç, bazen de “ben artık yokum” demenin en ağır biçimi.

Şunu unutmamak gerekir: Baskı her zaman tepkiyi yok etmez. Çoğu zaman tepkinin biçimini değiştirir. Toplum, su gibidir, bir kanalı kapatırsanız, başka bir yerden patlak verir. Patlak arttıkça da gün geçtikçe onarılması zorlaşmaya ve kontrol edilemez duruma gelmeye başlar.

Sosyal Medya Kısıtlaması: Yanlışları Büyüten Sessizlik

Sosyal medya modern çağın, bireyin kendini ifade ettiği, “ben” diyebildiği meydandır. Elbette burada şiddet çağrısı, hedef gösterme ve nefret söylemi gibi realiteler kesinlikle kabul edilemez. Ama “güvenlik” bahanesiyle özgür alanı bütünüyle kısmak, çoğu zaman eleştiriden kaçışa dönüşür. Çünkü özgür alan daralınca yanlışlar azalmaz, sadece görünmez olur.

Platon, bilgelik ve tartışma olmadan devletin akıllanamayacağını söyler. Nizâmü’l-Mülk ise şikâyetlerin duyulmadığı yerde adaletin işlemeyeceğini bilir. Dolayısıyla sosyal medya kısıtlaması, kısa vadede “rahatlık” verse bile uzun vadede devletin kendi hatalarını düzeltme kabiliyetini zayıflatır.

Peki lider bu çizgide ısrar ederse, toplumsal tepki nereye varır?

Bu sorunun tek cevabı yok. Ama iki metnin ortak mantığı bize bir “istikamet” verir: Adalet gerilerse, devletin gücü artıyor gibi görünür, fakat toplumun devlete bağlandığı ip incelir. O ip inceleyince ise artık bir noktada şu olur:

  • Toplum hükümeti/devleti “ortak payda” değil “riskli alan” olarak görür.
  • Gençler geleceğini başka yerde arar.
  • Kurumlar liyakat yerine sadakatle dolar.
  • Ekonomi belirsizlikten ve adaletsizlikten ürker.
  • Toplumda kronik bir gerilim başlar ve herkes bir şeylerin “ters gittiğini” söyleyemez ama bu durum kılcal damarlara kadar hissedilir.

Bu süreçte yönetim erkini elinde bulunduran güç, topluma daha çok “baskıcı kontrolle” cevap vermeye kalkarsa paradoks derinleşir. Kontrol arttıkça itirazın dili değişir, itirazın dili değiştikçe yönetim daha çok korkar, korktukça daha çok kontrol ister. Böylece kısır döngü başlar.

Güç, Adaletin Hizmetkârı mı Olacak, Efendisi mi?

Platon’un hayalindeki şehir/ülke, adaletin akılla birleştiği bir düzendir. Nizâmü’l-Mülk’ün tecrübesi ise adaletin denetimle yaşadığını söyler. Bugün bu ikisinin birleştiği yerde şunu söyleyebiliriz:
Güç, adaletin hizmetkârı olduğunda devleti ayakta tutar. Adalet, gücün hizmetkârı olduğunda devlet ayakta kalıyor gibi yapar; ama içeriden kokuşmaya başlar.

Toplumlar yalnız kanunla değil, adaletin varlığına dair inançla yaşar. O inanç kaybolduğunda devlet, elindeki bütün araçları daha sıkı tutsa bile halkın gönlünden düşer. Gönülden düşen devlet ise bir gün mutlaka “neden bu kadar yalnız bırakıldım?” diye şaşırabilir.

İnsanın kalbinde adalet duygusu bir kez kırıldı mı, onu tamir etmek bir binayı tamir etmekten daha zordur. Çünkü bina tuğladan yapılır, güven ise yaşanılan hatıralardan. Hatırayı da çekiçle düzeltemezsiniz.

Sonuç olarak; devleti yöneten yürütme gücü/hükümet, bulunduğu makamın halkın kendisine verdiği bir “emanet” olduğunu unutursa, işte o zaman adalet duygusunu da yitirir. Devleti ve halkı sanki babasından kalma miras gibi, aile şirketi gibi yönetmeye başladığı zaman; halkın kendisinin yönetilme talebi ile hükümetin yönetme arzusu arasında derin uçurumlar oluşmaya başlar.

Yitirilen ise nesiller, halkın ekonomik refahı, muasır devlet olma hülyaları olur.

Ve ne kadar süreceğini kestiremeyeceğimiz bu travma, tarihin sayfalarında talihsiz bir vaka olarak derslerde okutulur.

Kaynakça

  • Platon, Devlet (Cumhuriyet / Republic)
  • Nizâmü’l-Mülk, Siyâsetnâme