Siyaseti yalnızca kararlar ve kurumlar üzerinden okumak yeterli değildir. Siyaset aynı zamanda bir dil meselesidir. Hangi kelimelerin seçildiği, hangi seslerin duyulduğu ve hangi gerçekliğin “normal” kabul edildiği, yönetimin niteliğini doğrudan etkiler. Bunu gündelik hayatta da görürüz. Aynı olay, farklı bir dille anlatıldığında bambaşka tepkiler doğurabilmektedir. Bu nedenle siyasette kullanılan dilin bir iktidar aracı olduğunu da kabul etmek gerekir.
Nitekim, Michel Foucault’nun yıllar önce işaret ettiği bir gerçek hâlâ geçerlidir. İktidar yalnızca yasa koymaz. Anlam üretir, sınırlar çizer ve davranışları şekillendirir. Bu yüzden liderliğin dili sadece iletişim değildir. Doğrudan bir yönetim aracıdır. Tam bu bağlamda liderlik kavramına yönelebiliriz.
Siyasette liderlik bir toplumun kendisini yönetenle yaptığı bir anlaşma olarak görülebilir. Yazılı olmayan bir mutabakattır bu. Toplum bir kişiye yetki verir. Karşılığında düzen, güven ve anlam bekler. Bu bakımdan liderlik, aynı zamanda toplumsal dengeleri okuma becerisidir. Ancak bu beklentiler, liderin karşı karşıya kaldığı ikilemleri de görünür kılar. Bu ikilemlerin toplamı ise paradoksal liderlik dediğimiz yaklaşımı oluşturur.
Paradoksal liderlikte, liderden aynı anda hem güçlü hem de alçakgönüllü olması beklenir. Kararlı olması istenir, ama dinlemesi de beklenir. Geleneği temsil etmesi gerekir, ama geleceği de kurması istenir. Siyaset bu paradoksların en görünür olduğu alandır. Çünkü siyaset yalnızca kurumlarla işlemez. Duygular, korkular, umutlar, aidiyetler de işleyişte etkilidir. Her yanlış vurgu, toplumsal dengede küçük ama derin çatlaklar yaratır. Sosyal medyada bunu her gün görmek mümkündür. Bir kelime her şeyi sertleştirirken bir başkası ortamı yumuşatabilir. Dolayısıyla paradoksal liderlik yaklaşımı, modern liderlik literatüründe giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Paradoksal Liderlik Güçle Yetinmeyen Bir Liderlik Anlayışıdır
Modern liderlik literatürü artık tek bir liderlik modelinin yeterli olmadığını kabul ediyor. Toplumsal yargılar ve beklentiler karmaşıklaştıkça tek yönlü çözümler yetersiz kalıyor. Paradoksal liderlik bu yüzden yüksek bir yönetim becerisi gerektiriyor.
Bu bağlamda, liderlik anlayışında şu noktalar öne çıkmaktadır:
- Güçlü olmak, ama korku üretmemek.
- Karar almak, ama tek başına karar vermemek.
- Bir kimliği temsil etmek, ama kimlik siyasetine sıkışmamak.
- Devleti yönetirken toplumu ihmal etmemek.
Peki bir politikacı bunların hepsini birden başarma yeteneğine sahip olabilir mi? Bu sorunun cevabına yaklaşmak için önce gücün sınırlandırılması meselesine bakmak gerekir.
Gücü Sınırlamayı Bilmek
Max Weber’e göre siyasal iktidar, toplum tarafından meşru kabul edildiği sürece ayakta kalır. Bu kabul, rızayla oluşur.
Türkiye gibi güç mesafesi yüksek toplumlarda liderden güçlü olması beklenir. Bu durum Geert Hofstede’nin kültürel boyutlar yaklaşımında da açıkça görülür. Hiyerarşi daha kolay kabul edilir. Otorite doğal karşılanır. Bu da güçlü söylemlerin daha hızlı meşrulaşmasına yol açar. Ancak bu kültürel gerçeklik, bazı riskleri de beraberinde getirir.
Bu noktada, öngörülen bir risk de ortaya çıkmaktadır. Güç sınırsızlaştıkça liderlik zayıflar. İyi bir siyasetçi gücü kendi adına kullanmaz. Kurumlar adına kullanır. Yetkiyi merkezde toplamaz. Paylaştırır. Eleştiriyi tehdit olarak algılamaz. Bir uyarı olarak görür.
Toplumu daha iyi yöneten siyasetçi her şeyi bilen kişi olmaya çalışmaz. Doğru kararların oluşacağı zemini kurar. Modern toplumlarda liderin bilgiyi saklaması kabul görmez. Bilginin şeffaf biçimde dolaşıma sokulması beklenir. Kişisel değerlendirmelerden uzak durmak, yansız ve açık olmak güven duygusunu güçlendirir. Güvenin tesis edildiği bu zeminde ise yandaşlık problemini yeniden düşünmek gerekir.
Yandaşlık Yerine “Biz / Hepimiz”
Siyasetin en büyük sınavlarından biri yandaşlıktır. Yandaşlık, toplumsal dili de bozar. Yandaşlık başladığında liyakat geri plana düşer. Adalet kişisel algılanır. “Hepimiz” kelimesi daralır. Oysa “biz” dediğinde herkesin bu kelimenin içinde kendini görmesi gerekir. “Vatandaşım” dendiğinde sadece oy verenler değil, eleştirenler de bu kapsama girmelidir.
Sosyal medyada bunu çok net görülür. İnsanlar kapsayıcı bir dil gördüğünde anında rahatlamaktadır. Sert tepkiler yumuşamakta, dinleme isteği artmaktadır. Dışlayıcı bir dil kullanıldığında ise savunma refleksi hemen devreye girmektedir. Bu da siyasette dilin ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.
Elbette kapsayıcılık kolay değildir, hızlı sonuç üretmez. Ama uzun vadede meşruiyet üretir. Kapsayıcılığın sürdürülebilir olması ise ancak toplumun sesini duymakla mümkündür. Bu da bizi siyasetin en temel sorumluluklarından birine, toplumu dinleme meselesine taşır.
Toplumu Dinlemek
Bir siyasetçi her talebi yerine getiremez. Ama her talebi duymak zorundadır. Toplumu kucaklamak toplumsal talepleri ciddiye almakla mümkün hale gelir. Danışma mekanizmaları, şeffaf süreçler ve hesap verebilirlik topluma verilen ahlaki mesajları da kapsamaktadır. Bir bakıma “Sen varsın” demenin kurumsal karşılığıdır.
Türkiye’de belirsizlikten kaçınma yüksektir. İnsanlar netlik ister. Net ifadeler bu yüzden ilgi çeker. Ama netlik tek seslilik anlamına gelmez. İyi bir siyasetçi çok sesliliği bir kaosa dönüştürmeden yönetebilme becerisine sahip olan kişidir. Kültürel ve psikolojik dinamikler devreye girdiğinde ise kimlik meselesi daha hassas bir başlık olarak öne çıkar.
Şunu da vurgulamalıyız ki, söylem ve kültür kimlikle birleştiğinde siyaset daha hassas hale gelir. Henri Tajfel’in gösterdiği gibi insanlar kendilerini ait oldukları gruplar üzerinden tanımlar. “Biz” duygusu güven verir. Mesela Türkiye kolektivist bir toplumdur. Aidiyet güçlüdür. Bu durum kimlik siyasetini etkili kılar. Ama aynı zamanda riskli hale getirir. Amin Maalouf’un sıkça hatırlattığı gibi kimlik tek bir kelimeye indirildiğinde çatışma ihtimali artar. İnsanlar “Ben bundan ibaret değilim” demek ister.
İyi bir siyasetçi kimlik zenginliğini bir araç gibi kullanmaz. Bir köprü gibi kullanır. “Sen şusun” demez. “Hepimiz aynı gemideyiz” der. Bu yaklaşımın sürdürülebilmesi ise ahlaki bir duruş gerektirir. Bu duruşun somut tezahürü ise ahlâkî cesarettir.
Ahlâkî Cesaret
Toplumu ileri taşıyan siyasetçi her zaman popüler olanı yapmaz. Bazen doğru olanı savunur. Bu bir ahlâk meselesidir.
- İsrafla mücadele etmek.
- Hukuku kişilere göre eğip bükmemek.
- Liyakati ödüllendirmek.
- Yakınlarına gerektiğinde hayır diyebilmek.
Bunlar zor davranışlardır. Çünkü güç çoğu zaman yakını kayırmak ister. Kendi sınırını çizemeyen lider topluma sınır çizer. Buradan hareketle siyasetin özündeki insanî boyuta geri dönebiliriz.
Siyasetin İnsan Hâli
Siyaset sadece iktidar değildir. Birlikte yaşama ahlâkıdır. Paradoksal liderlik bu ahlâkı koruma çabasıdır. Benim şahsi tecrübeme göre insanlar bir lideri sadece söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de tartıyor. Sosyal medyada bazen tek bir susuş, uzun açıklamalardan daha çok iz bırakıyor. Sertlikten çok güven veren bir sakinlik aranıyor.
Türkiye gibi güçlü liderliğe alışkın toplumlarda cesaret, gücü sınırlayabilmek ve karizma gerektiğinde susabilmektir. Asıl devlet aklı, farklılıklarla birlikte ayakta durabilmektir.
Siyaset iktidarın insanı neye dönüştürdüğüyle ilgilidir. Güç doğru ellerdeyken düzen kurar. Yanlış ellerdeyken toplumu yorar. Gerçek lider toplumun her kesiminin sesini duyulur kılar. “Biz”i genişletir. Güveni merkeze alır.
Güç ise geçicidir. Unvanlar fanidir. Alkışlar susar. Geriye toplumun kendisiyle barışık olup olmadığı kalır.
(Not: Bu yazıda Michel Foucault, Max Weber, Geert Hofstede ve Henri Tajfel’in kuramsal yaklaşımlarından siyaset bağlamında yararlanılmıştır.)
















